Mükellef

Tarifi

el-Mahkûmü aleyh, fiiline sâri´in hitabı veya hükmü taalluk eden insandır ki buna "mükellef" denir.

Mükellefte iki şart aranır[1]:

1 - Mükellef, teklifin delilini anlama kudretine sahip olmalı. Çünkü teklif bir hitabdır. Aklı ve idraki olmayana hitap etmek muhaldir. Anlama kudreti akıl ile olur. Çünkü akıl anlama ve idrak vasıtasıdır. Emre imtisal de bununla mümkün olur. Akıl gizli, görülmeyen bir şey olduğu için sâri´ teklifî hislerle anlaşılabilen değişmeyen bir şeye bağlamıştır ki o akıllı olarak buluğ çağına gelmektir. Bulûğ aklın mazinnesidir. Yani hayrı-şerri, faydalıyı-zararlıyı, kâmil ve açık şekilde anlamasıdır. Bu sebeple, teklif delilini anlamak için aranan akla tam sahip olmadıktan için ne mecnun ne de sabi mükellef tutulmaz. Uykudaki kişi de mükellef olmaz. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Üç kişiden kalem kaldırılmıştır: Uyanıncaya kadar uyuyandan, bulûğa erinceye kadar sabîden, ayihncaya kadar mecnundan."

Sabi ve mecnuna zekatın, hanımının ve yakınlarının nafakasının telef et­tiği malların tazminin vacib olması ise onlara bir teklif değildir, bu onların ma­lından, malın hakkım.eda etmek üzere veliye bir tekliftir.

"Ey iman edenler siz sarhoş iken ne söylediğinizi bilinceye kadar namaza yaklaşmayın." (Nisa: 4/43)ayet-i kerimesinde sarhoşun namazdan nehyedilme-sine gelince bu sarhoş halinde onu namazdan nehyetme değildir, bu ayık iken namaz kılmak istediği sırada sarhoş olmasını nehyetmektir.

Cumhura göre sarhoşun talakının geçerli olmasına gelince, bu teklif ba­bından bir şey değil, bilakis bu, güneşin zeval vaktine gelmesinin namazın farz olmasına bir alâmet sayılması gibi "talak" lafzını teleffuz etmesinin talakın ge­çerliliğine bir alâmet sayılması sebebiyle bir hitab-ı vaz´î cümlesindendir. Ge­çerli sayılmasından maksad ona ceza olup caydırıcı olmasıdır.

İslâmın bütün insanlara şâmil bir din olması itibariyle Arap olmayanların Arapça lisanını anlamadıkları halde şer´î hükümlerle mükellef olmalarına ge­lince bu, şu iki husustan biri vasıtasıyle tamam olur: Ya şer´î tekâlîf = hüküm­lerin yabancı dillere terceme edilmesi suretiyle veya bir gurubun esaslı bir şe­kilde dinî tahsil yaptıktan sonra yabancı dilleri öğrenmeleri ve Allah yoluna da­vet için bunların diğer beldelere gönderilmeleri suretiyle olur. Bu farz-ı kifaye-dir. Allah (c.c.) şöyle buyuruyor: "Sizden hayar çağıran, iyiliği emredip kötü­lüğü /neneden bir topluluk bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir." (Âli im-ran: 3/104).

Şu da unutulmamalıdır: Kur´an naslannın bizzat tercemesi mümkün de­ğildir, ancak Kur´an´ın manaları terceme edilir ki o da Kur´an değildir. Çünkü Kur´an-ı Kerîm Arap lisanı ile inmiştir ve Allah (c.c.) bununla Kur´anın ben­zerini veya bir sûresinin benzerini getirmeleri için bütün insanlara meydan okumuştur. Bu, üslubu, nazmı, belagatı ile kıssaları ve gaibden haberleriyle Rasülullah´ın ebedî mûcizesidir.

2- Kişi teklîfe ehil olmalıdır. Ehil olma lügatta layık ve uygun olma de­rnektir. Ayet-i kerimede: "Zaten onlar buna pek layık ve ehil kimselerdi." (Fetih: 48/26) buyrulmuştur. Bu da akıl ve idrak ile mümkün olur.

Usûlcülere göre ehliyet insanın hakları elde etmek ve tasarrufları eda et­meye uygun halde olmasıdır. Vücub ehliyeti ve eda ehliyeti olmak üzere iki çeşittir[2]

Vücub ehliyeti, insanın kendi lehine ve aleyhine olan hakların vacib ol­masına ehil olmasıdır. Bunun esası hayatın varlığıdır. Fukaha nazarında bu­nun adı "zimmet" tir. Zimmet, insanı leh ve aleyhinde vacib olan şeylere ehil yapan şer´î bir vasıftır. Daha teknik ifadeyle: Layık ve uygun olma manasın-daki "ehliyet" ile her insanda var olduğu takdir edilen, farz edilen itibarî bir kap manasındaki "zimmet" farklıdır. Kanunculara göre ehliyetin adı "kanunî şahsi­yet" tir.

Vücub ehliyeti, her insanın cenin olarak tekevvün etmesinden itibaren sabit olup ölümüne kadar hayatın bütün merhalelerinde devam eden ehliyettir. Çünkü bunun esası insandaki fıtrî özelliktir.

Eda ehliyeti ise insanın, fiil ve sözlerin kendisinden şer´an muteber ola­cak şekilde sadır olması için uygun olmasıdır. Bu ehliyetin esası akıl ve tem­yizdir, "mesuliyet" ile aynı manadadır. Meselâ bu insan namaz kılsa, oruç tutsa, hac etse bu ibadetleri sahih olur, ondan bir akid veya tasarruf sadır olsa şer´an sahih olur ve hükümleri üzerine terettüp eder. Bir başkasının malı, canı veya ırzına karşı bir cinayet işlese cezalandırılır.

Ehliyetin Safhaları

İnsan, ana karnında cenin olarak tekevvününden itibaren bulûğ çağına kadar dört merhaleden geçer. Ehliyeti bu safhalarda ya kâmil olur veya nakıs olur. Bu merhaleler: Ceninlik devresi, sabîlik veya çocukluk devresi, temyiz devresi ve bulûğ devresidir. Sabîlik çağı doğumdan başlar yedi yaşında sona erer. Temyiz çağı yedi yaşını tamamladıktan sonra buluğa kadardır.

Ehliyet çeşitlerinin her biri bu devrelerde ya kâmil olur veya nakıs olur.

1 - Nakıs vücut ehliyeti: Bu, cenin ana karnında iken sabit olur. Canlı doğması şartıyle miras, vasiyet, vakıftaki istihkakı ve nesep gibi lehindeki haklar sabit olur. Velisi tarafından bile olsa onun hibesi, sadakası ve onun lehine bir şey satın alınması sahih olmaz. Malından akrabalarına nafaka veril­mesi vacib olmaz. Satın alman şeylerin bedelini ödemesi lazım gelmez. Ehli­yetinin noksan olması şu iki sebeptendir: Annesinin bir parçası olması ve müstakil bir can taşıması. Lehindeki hakların subûtu için canlı olarak dünyaya gelmesi şarttır, ölü doğarsa, miras veya vasiyet veya vakıftan her hangi bir hak sabit olmaz.

2- Kâmil vücub ehliyeti: Bu ehliyet insan için doğduğu andan itibaren sabit olur ve ömür boyu devam eder, lehinde ve aleyhinde hak ve vecibeleri kabul ve üstlenmeye yetkili olur. Bu ehliyeti olmayan hiç bir insan yoktur. Ancak yedi yaşından önce sabî sadece kamil vücub ehliyetine sahiptir, bir takım haklar kazanır, onun adına velisinin eda etmesi caiz olan nafaka, zekat ve sadaka-i fıtır gibi vecibeler üzerine vacib olur. Bedenen zayıf ve aklının olgunlaşmamış olması sebebiyle mutlak eda ehliyetine sahip değildir. Dolayısıyle bunun ve mecnunun yaptığı akidler batıldır, üzerine her hangi bir serî´ netice terettüp etmez. Başkasının malına ve canına karşı bir cinayet işlemeleri halinde sadece mâlî olarak cezalandırılır, bedenî olarak cezalandırılmazlar. Velîleri bulunan baba veya dede veya vasileri, muhtaç oldukları tasarruf ve akidleri onlar adına yaparlar.

3- Nakıs eda ehliyeti: Bu, kişinin temyiz çağından buluğa kadar geçen devrede sahip olduğu ehliyettir. Temyiz çağındaki sabinin bu ehliyete sahip olacağı açıktır. Bu konuda, temyiz ve idraki zayıf olan ancak bunaklığı aklını kaybettirecek dereye ulaşmayan matuh da sabi mümeyyiz gibidir.

Mümeyyizin iman, namaz, oruç ve hac gibi ibadetleri sahihtir, lakin mü­kellef değildir. İnkarı da sahihtir ancak ukubeti yoktur.

Sabi mümeyyizin tasarrufları üç kısımdır:

a) Mahza faydalı ve lehine olan tasarrufları: Bunlar, velisinin izni olma­dan hibe ve sadaka kabul etmesi gibi karşılıksız olarak mülküne bir şey girme­sine sebep olan tasarrufları, çalışarak ücreti hak etmesi, vekalet almasının sahih olması... Bütün bunlar geçerlidir. Çünkü bunlar "Yetimleri sınayın." (Nisa: 4/63) ayeti gereğince onu tasarrufa alıştırmaktır.

b) Bütünüyle zararlı ve aleyhine olan tasarrufları: Bunlar talak, köle azadı, hibe etme, sadaka verme, vakıf yapma, kefil olma gibi karşılıksız olarak mülkünden bir şey çıkmasına sebep olan tasarruflarıdır. Onun bu tasarrufları sahih olmaz. İsterse velinin izniyle olsun, çünkü veli bu tasarrufları yapmaya malik değildir.

c) Hem lehine hem aleyhine neticelenebilecek tasarrufları: Bunlar, alış­veriş, kira ve evlenme gibi hem kâra hem de zarara ihtimali olan tasarruflardır. Mümeyyizden sadır olacak bu tasarruflar velinin izniyle sahih olarak münakid olur. Hanefî ve Malikîlere göre mümeyyizin ehliyeti noksan olduğu için velinin icazetine bağlı kalır, izin verirse geçerli olur vermezsa batıl olur.

4- Kâmil eda ehliyeti: Bu, aklı yerinde olarak buluğa eren kişinin sahip olduğu ehliyettir. Bulûğ ya ihtilam olma, hayız görme gibi tabiî emarelerle veya fukahanın cumhuruna göre onbeş yaşını tamamlamakla olur. Bu sıfat ile insan bütün şer´î hükümlerle mükellef olmaya ehil hale gelir ve bunları eda etmesi vacib olur, ibadeti terkettiği taktirde günahkar olur. Bütün akid ve tasarrufları sahih olur, neticeleri terettüp eder, ister cinayet ister başka tasarruflar olsun kendisinden sadır olan bütün amellerden sorumlu olur.

Ehliyete Arız Olan Haller (Avârız-ı Ehliyye)

Eda ehliyetine bazı manialar arız olup ehliyeti ya tamamen yok ederek ve noksanlaştırarak veya bazı hükümlerini değiştirmek suretiyle ona tesir edebilir. Avânz iki çeşittir.:

Semavî arızalar: Bunlar kişinin kesb ve ihtiyarı olmadan meydana gelen manialardır.

Semavî olmayan arızalar (avarız-ı müktesebe): Bunlar, ya kişinin kendi eseri veya engellemesi mümkün iken engellemediği manialardır.

Avârız-ı semaviyye onbir tanedir. Bunlar: Cinnet, küçük olma, ateh = bunaklık, unutma, uyku, bayılma, kölelik, hastalık, hayız, nifas ve ölüm.

Avarız-ı müktesebe yedi tanedir. Bunlar: Cehalet, sarhoşluk, hezl=ciddi-yetsizlik, sefeh (sefihlik), hata, ikrah (zorlama). Borçluluk da sefehden sayılır.

Cinnet, uyku ve bayılma gibi avarızdan bazıları eda ehliyetini izale eder. Onun için mecnunda, uykudaki kişide ve bayılmış insanda eda ehliyeti olmaz. Bunların tasarruflarına şer´î neticeler terettüp etmez. Mecnunun üzerine vacib olan mâlî vecibeleri onun adına velisi eda eder. Uyuyan ve baygın kişiye vacib olan bedenî veya malî vecibeleri de uyandıktan sonra kendileri eda ederler.

Hafif atehlik gibi bazı avanzlar da eda ehliyetini ortadan kaldırmaz fakat noksanlaştırabilir. Hafif atehlik: İdrak ve temyiz kudretini kaybetmeden bu­nama halidir. Bu sebeble sabî mümeyyiz de olduğu gibi matuhun da bazı tasar­rufları sahih olur, bazıları olmaz. Şiddetli ateh ise idrak ve temyizi kaybetme halidir. Böyle olan kişinin tasarrufları mecnunun tasarrufları gibi batıldır.

Arızalar, muayyen maslahatlar için sadece bazı hükümlerin değişmesine sebep olabilir. Meselâ sefîh ve gafilin muâvaza ve teberru cinsinden olan mâlî tasarruflarına hacr (tasavvuflarına kısıtlama) konulur, bu tasarrufları sahih olmaz. Maksad onların malını korumaktır.

Alacaklıların haklarına zarar verecekse onların haklarını korumak için borçlunun tasarruflarına -meselâ teberrulanna- hacr konulur.

îmam Ebu Hanifeye göre insanlık haysiyetlerini korumak için sefahet, gaflet ve borçluluk sebebiyle bu kişilere hacr konulmaz. Çünkü bu avarız insan ehliyetine tesir etmez. Hacrin insana vereceği zarar getireceği maslahattan daha büyüktür.

İster mülci´ ister gayri mülci´ olsun ikrah da böyledir, ikraha rağmen "ih­tiyar = tercih" baki olduğu için ehliyetin her iki çeşidine de tesir etmez. Ancak ikrahın, tehdit altındaki kişiden sadır olan fiil ve sözlere tesiri vardır. Mülci ikrah, ölüm veya bir uzvunu kesmekle tehdit etmedir. Bunun hükmü "ihtiyarı" ifsad etmesi, "rıza" yi yok etmedir. Mülci olmayan ikrah ise kısa bir müddet hapsetme veya telefe götürmeyecek şekilde vurmakla tehdittir. Bunun hükmü de: "Rıza" yi yok eder, "ihtiyar" ı ifsad etmez. Şayet tehdit konusu ikrar cinsinden bir şey ise -ikrah ister mülci ister gayri mülci olsun- ikrah batıl olur. Meselâ bir malı itiraf etmesi ve nikah akdini veya talak verdiğini itiraf etmesi için tehdit edilse bu ikrarı batıl olur.

Tehdit konusu satış, kira ve rehin gibi akid ve tasarruflardan biri ise ikrah ister mülci ister gayri mülci olsun Hanefîlere göre o akdi sadece ifsad eder iptal etmez.

Ancak Hanefîler bundan bazı tasarrufları istisna ettiler ve ikraha rağmen bunların sahih olduğuna hükmettiler. Bu tasarruflar nikah, talak, köle azadı, ric´at, nezir ve yemindir.

Tehditle yaptırılmak istenen şey adam öldürme, içki içme, ve telef etme gibi bir fiil ise bakılır: ikrah gayri mülci yani nakıs ise asıl mesul tehdit edilen­dir. İkrah mülci olursa bu fiiller üç kısma ayrılır:

a) Bir kısmı tehdit edilen kişinin yapması vacib olup yapmazsa günahkar olacağı fiillerdir. Bunlar içki içme veya ölmüş hayvan veya domuz eti yemedir. Çünkü burada tehdit altındaki kişinin hali zaruret halidir, "zaruretler haramları mubah kılar".

b) Bir kısmı da yapılmasına ruhsat verilen ancak sabredilmesi efdal olan fiillerdir. Meselâ Allah´ı inkar etme tehdidi. Eğer kişi sabrederse dinini aziz etmiş olur. Ramazanda orucu bozma, farz namazı terketme, başkasının malını itlaf etme tehdidi de bu cümledendir.

c) Diğer bir kısmı ise yapılması asla helâl olmayan fiillerdir. Bunlar adam öldürme, organ kesme, helake götürecek şekilde vurma fiilleridir. Tehdit edilen kişi bunları yaparsa günahkar olur, çünkü kendisini başkasına tercih etmiştir. Kısasın hangisine yapılacağına gelince: cumhura göre kısas bizzat fiili işleyene yani katiledir, çünkü zulmen ve haksız yere öldürme fiilini yapan odur. İmam Ebu Hanife ve Mııhammed´e göre kısas tehdid eden üzerinedir. Ancak fail de bu fiiline mâni olunmak için hâkimin uygun gördüğü bir ceza ile tazir edilir. Zina da bu kısma dahil olabilir. Çünkü hiç bir halde ona ruhsat, verilmez. Ancak hiç birine had tatbik edilmez. Zira ikrah haddin düşmesine sebep olacak bir şüp­hedir.

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Fevâıiluı´r-Rahamût. B/143; Şerhu´l-Adûd: 2/14; el-thkâm, Âmidî: 1/78; el-Medhal ilâ Mezhebi Ahınecl: s. 58.

[2] Mirâtü´l-Usûl: 2/435; Hâşiyetü Nesemûti´l-Eshâr. s. 272.

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <img> <b> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimlendirme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Anket

Kitap okuyor musunuz?:

Son yorumlar