Kuran-ı Kerim

BİRİNCİ DELİL
KUR?ANI KERİM

Kur´an-ı Kerîm´in Tarifi

"Kur´an" lügatte kırâet = okuma manasına bir masdardır. Meşhur olma­sına ve bilinmesine ve Allah (c.c.) in ona Kitap, Mushaf, Tenzil, Furkan ve Zikir gibi bir çok isim vermesine rağmen usûlcüler onu başkalarından ayırmak için şöyle tarif etmişlerdir: "O, en kısa süresiyle dahi mu´ciz olarak Arap lisa-nıyle Rasûlullah´a indirilen, mushaflarda yazılı olan, tevatür yolu ile nakledi­len, okunarak ibadet edilebilen, Fatiha süresiyle başlayıp Nâs süresiyle biten Allah (c.c.) in kelâmıdır"[1]

Özellikleri

Yukarıda geçen tariften Kur´an-ı Kerîm´in şu özelliklere sahip olduğu görülüyor:

1-O, lafzı ve manasıyle Allah kelâmıdır. Kur´an-ı Kerîm´in icazı yani beşer takatinin fevkinde üstün belagata sahip olması buna delildir. O halde kendisine itaat edilmesi vacib olan bir kaynaktan geldiği için delâlet ettiği hü­kümler ilzam edici (bağlayıcı) olmalıdır. Kur´an´ın bu özelliği ile -isterse kudsî hadis olsun veya normal hadis olsun- Allah kelamı olmayanlar tarifin dışında kalmaktadır. Çünkü bunlara "Kur´an" denilemez. Zira hadislerin manaları Allah´tandır, ancak lafızları ve cümle kuruluşları Rasûlullah (s.a.) dendir. Rasûlullah onu Allah´a isnad ederse "kudsî hadis" denilir. Hadis, hüccet olma açısından Kur´an mertebesinde değildir. Hadis okunarak namaz kılınmaz, tilâ­vet edilerek ibadet edilmez.

2- Kur´an-ı Kerîm´in tamamı Arapçadır, onda Arapça olmayan dillerden bir şey yoktur[2]. Dolayısıyle, ne kadar delâlette aslına uygun olursa olsun Kur­´an-ı Kerîm´in tefsiri ve başka dillere tercemesi "Kur´an" olamaz. Çünkü Kur­´an-ı Kerîm Arapçadır, lafzı ve manasıyla Allah tarafından indirilmiştir.

3- Kur´an-ı Kerîm nesilden nesile tevatür yoluyla nakledilmiştir. Yani Rasûlullah´dan itibaren her nesilde Kur´an ezberleyen büyük bir kitle vasıtasiyle nakledilmiştir. Tevatür, yakinî ilim ve rivayetin sıhhati hakkında katiyyet ifade eder. Cebrail´in Kur´an´ı Resulullah´ın kalbine indirdiği andan itibaren insanların onu ezberlemesinin yanında yazı ile tesbit etmesi daha sonraki nesillere tevâturen ulaşmasına yardımcı olmuştur. Bu özelliğin bir neticesi olarak şaz kıraatler, kudsî hadisler gibi mütevâtir olmayan şeyler Kur´an´dan sayılmaz.

Şaz kıraatler, âhâd haberler şeklinde bize nakledilen kıraatlerdir. Meselâ orucun kazası konusunda "başka günlerde peşpeşe tutarlar" şeklinde gelen Ubey b. Ka´b´ın kıraati ile, yemin keffareti konusunda "... bunu bulamayan üç gün peşpeşe oruç tutar" şeklinde gelen İbni Mesud´un kıraatleri şazdır. Zira buralardaki "peşpeşe" ziyadeliği mütevâtir değildir, dolayısıyle Kur´an´dan sa­yılmaz. Yine annelerin nafakası konusunda nazil olan Onun benzeri (nafaka) mahrem akrabalarının üzerine de vacibdir ayetindeki "mahrem akrabaları" zi­yadeliği mütevâtir değildir.

Şaz kıraatler hüccet olmaz, zira bunlar ne Kur´an ne de sünnettir diye nakledilmediği için ne Kur´an ne de sünnet sayılmaz[3]. Yine bazı âlimler şaz kı­raatlerin sünnet gibi zannî delil olarak da olsa delil saymanın sahih olmayacağı görüşündeler, çünkü sünnetin mutlaka Rasûlullah´tan işitilmiş olması lâzımdır. Rasûlullah´tan işitilen her şey hüccettir[4]

Besmeleye gelince: Nemi sûresinin içinde bulunan besmele müslümanla-nn ittifakıyle bir ayettir. Sûrelerin başında bulunan besmeleler ise hanefîler ve şafiîler gibi bazı mezheplere göre yine Kur´an´dan bir ayettir. Çünkü bunlar her sûrenin başındaki ayetlerle beraber Rasûlullah´a nazil olmuş ve Rasûlullah´m îmriyle her sûrenin başına Kur´an hattı ile yazılmış, böylece tevatür edip gel­miş. Kur´an-ı Kerîm´i Kur´an olmayan şeylerden korumakta çok titiz davranan sahabeden hiç biri besmelenin yazılmasına karşı çıkmamıştır[5] Makul olan da sudur.

Bir başkaları da besmelenin ayet olmadığı görüşündedir. Ne Fatiha´dan ıe de diğer sûrelerden bir ayet değildir. Malikîlerin görüşü budur. Delilleri ise \yşe (r.a.) den gelen şu rivayettir: "Rasûlullah (s.a.) namaza tekbirle ve "el-ıamdülillahi rabbilâlemin" ile başlardı"[6] Yani besmelesiz başlardı.

Kur´an-ı Kerîm´in Hüccet Oluşu

Kur´an-ı Kerîm bütün insanların kendisiyle amel etmesi farz olan bir ıüccettir. Çünkü o, sıhhatinde şüphe bulunmayan kat´î bir yolla kendilerine lakli sabit olan, Kur´an olduğu şüphe götürmeyen Allah´ın kelâmıdır. Bunun öyle olduğuna kat´î delil Kur´an´in icazıdır.

İcazın manası, aynısını veya benzerini veya en kısa sûresinin benzerini getirmekte başkalarının aczini ortaya koymaktır. İcazın manası ancak şu üç şeyle tamam olur:

a) Meydan okuma, yani karşılaşma ve muâraza istemek.

b) Muarızı karşılaşmaya sevkeden gerekçenin var olması.

c) Muarızın karşı koymasına mani bir halin bulunmaması.

Bu sebeplerin üçü de Kur´an-ı Kerîm´de tam olarak mevcuttur. Çünkü Rabbinin emriyle Rasûlullah (s.a.), Kur´an-ı Kerîm´in benzerini getirmeleri için meydan okudu, Rasûlullah (s.a.) ı tekzib eden Arabların, bu iddialarının doğruluğunu isbat etmek için sebeb de mevcut idi, onlar belagat ve beyan ustalan oldukları için karşılaşmalarına mani bir hal de yoktu.

"Meydan okuma" Kur´an-ı Kerîm´de birçok ayeti kerimede mevcuttur. Bazıları şunlardır:

Kasas: 28/49: "(Rasûlüm!) De ki: Eğer doğru sözlüler iseniz. Allah ka­tından bu ikisinden (bana ve Musa´ya inen kitaplardan) daha doğru bir kitap getirin de ben ona uyayım."

İsra: 17/88: "De ki: Andolsun, bu Kur´an´ın bir benzerini ortaya koymak üzere ins ve cin bir araya gelseler, birbirlerine destek de olsalar, onun benzerini ortaya getiremezler."

Muarızlar Kur´anın tamamının benzerini getirmekten aciz kalınca benzeri on sûre getirmeleri için onlara meydan okumuş ve şöyle demiştir:

Hûd: 11/13: "Yoksa, "Onu (Kur´anı) kendisi uydurdu" mu diyorlar? De ki: Eğer doğru iseniz Allah´tan başka çağırabildiklerini çağırın da siz de onun gibi uydurulmuş on sûre getirin."

Bunu getirmekte de aciz kalınca sadece benzeri bir sûre getirmeleri için meydan okuyarak şöyle dedi:

Bakara: 2/23: "Eğer kulumuza indirdiklerimizden her hangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sûre getirin, eğer iddianızda doğru iseniz Allah´dan gayri şahitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın."

Araplar açısından karşı çıkma sabep ve gerekçesinin var olması şartına gelince, bunun varlığı, bilhassa kendisine peygamberlik vazifesi verildikten sonra Rasûlullah´ın siretinde açıkça görülmektedir. Zîra O, onlara Allah´ın el­çisi olduğunu bildirdi. Onlara putperest dinlerini, baba ve dedelerini taklid etmelerini bâtıl sayan bir din getirdi. Allah´ın Kitab´ına dayanarak onların akıllarını sefih saydı, putlarıyla alay etti, putlara ibadet etmeleriyle istihza etti. Onun bu iddialarını mutlaka çürütmeleri* O´nun Allah´tan getirdiklerinin boş şeyler olduğunu isbat etmeleri ve neticede ona galip gelmeleri gerekiyordu.

Kur´an-ı Kerîm´e karşı koymalarına engel bulunmaması şartına gelince, o Araplar hakkında zaten vardı. Çünkü Kur´an onların dilinde ve onların üs­lûbu üzre indi, onların kullandığı harflerden meydana geliyordu, manaları

işinâ oldukları şeylerdi. Başkalarına karşı fesahatleriyle, belagat ve beyanlarıy-e iftihar eden onlardı. Nesir ve şiirde şöhretli bir mevki sahibiydiler. Zaten hi-abet ve şiirleri onların akıllarının kemâlini, yapılarının safiyetini, kavrayıştaki süratlerini, basiretlerini, hayat tecrübelerindeki maharetlerin, göstermektedir. Diğer taraftan Kur´an-ı Kerîm´in muâraza için onlara zaman sınırı koymadığı, )ir defada inmediği, bilakis onlara muâraza ve hazırlık imkanı vermek için /irmi üç sene zarfında parça parça, bölüm bölüm indiği de bilinen bir husustur. Neticede, ins ve cinden dilediklerini yardıma çağırsalar dahi ebediyyen onların kur´an-ı Kerîm´e muârazada âciz ve zayıf oldukları sabit olmuş ve istenilen ıedefe ulaşılmıştır ki bu Kur´an-ı Kerîm´in beşer sözü olmadığı, onların ;eviyesinde bir şey olmadığı, onun ancak Allah katından geldiği hakikatidir.

İşte bu, Allah´ın Rasûlu Muhammed bin Abdullah´ın insanlara tebliğ -etiği şeyin Allah´ın kelâmı ve O´nun hükümleri olduğu hususunda Peygamber-iğinin doğru olduğuna kesin bir delildir.

İcaz Yönleri

Kur´an-ı Kerîm lafzî, manevî ve ruhî olmak üzere bir çok yönden Arapla-ın aczini ortaya koymuş onlar da muârazadan vazgeçmişler ve aklın dil, beyan ´e manâ yönünden Kur´an-ı Kerîm seviyesine ulaşamadığını ve de asla ulaşa-nayacağını anlamışlardır. Asırlar boyu beşer şunu yakînen anlamıştır ki Kur-ın-ı Kerîm´in icaz yönlerini saymak mümkün değildir, çünkü devamlı yenileri ırtaya çıkmaktadır. Kur´an ayetleri üzerindeki düşünceler arttıkça, kâinatın es-arına dair ilmî keşifler peşpeşe geldikçe, Kur´an´ın Allah (c.c.) katından gel-liği, na kadar zaman geçerse geçsin onun, Rasûlullah (s.a.) in nübüvvetinin loğruluğuna delâlet eden bir mucize olduğu ortaya çıkmaktadır.

İcaz çeşitlerinden bazıları şunlardır:

1 -Lafız ve manaları arasındaki insicam, hüküm ve gayelerindeki şumûl: Cur´an-ı Kerîm itikat, ahkam, ahlâk ve kıssalar gibi çeşitli konularda nazil ol-nuş altıbinden fazla ayetten meydana gelmektedir. Onda kâinat, toplum, ahlâk e vicdan hakkındaki pek çok ilmî nazariyelere dair bir işaret vardır. Yirmi üç enede nazil olmasına rağmen Kur´an-ı Kerîm´de ne birbiriyle çelişen mana, ne ie birbirini nakzeden hüküm bulmak mümkün değildir.

Yine aynı şekilde ibarelerinin arasında ne belagat seviyesinde ne de ifade-eki fesahatta herhangi bir farklılık görmüyoruz. Bilakis Kur´an-ı Kerîm´in epsi fesahatta ve muktezayı hale uygunlukta aynıdır. Allah (c.c.) şöyle buyu-uyor: "Halâ Kur´an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah´­ın başkası tarafından gelmiş olsaydı, onda birçok tutarsızlık bulurlardı." Nisa: 4/82).

Kur´an´ın üslûbu muktezayı hale (durumun gereklerine) uygundur, leselâ: Hüküm bildiriyorsa lafız ince ve keskin, beyan sakindir, akide veya sadet konusunda ise üslûp insanı sarsacak vejiuyguları harekete geçirecek 2kilde müessirdir.

Bazı ayetler arasında ilk bakışta var gibi görünen tearuz (çelişki) insanların kavrayışlarına dayanır, biraz teemmül ve tedebbürle gerçekte tearuz olmadığı görülür.

2- Kesinleşmiş bilimsel keşiflerle uygunluğu: Kur´an-ı Kerîm bir kanun, bir hidayet kitabı, bir ibadet ve ahlak düstûrudur. Bir takım bilimsel nazariye­leri beyan etmek onun gayelerinden değildir. Yerlerin ve göklerin yaratılma­sından, yıldızlarla gökyüzünün süslenmesinden, insanın, bitkilerin ve hayvan­ların yaratılmasından bahsetmesi ise sadece Allah´ın varlığını ve birliğini isbat etmek için olmakla beraber yine de eski ve yeni kabul edilmiş bilimsel keşiflerle uygunluk gösteren bir takım kevnî ve ilahî kanunların beyanına yönelik bazı işaretler görebiliriz. Meselâ: Hıcr: 15/22 "Biz rüzgarları, aşılamayı sağlayan vasıtalar olarak gönderdik" ayeti aşılama kanununu beyan etmek için nazil ol­muştur. "İnkar edenler, göklerle yer bitişik bir halde iken onları birbirlerinden kopardığımızı ve her canlı şeyi sudan yarattığımızı görüp düşünmediler mi?" (Enbiyâ: 21/30) ayetinde dünyanın bugünkü halini alış sürecindeki gaz bulutu nazariyesine işaret vardır. "Sen dağları görürsün de onları yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutun yürümesi gibi yürümektedirler, (Bu) herşeyi sapasağlam yapan Allah´ın sanatıdır" (Nemi: 27/88) ayetinde arzın döndüğüne işaret vardır. "Bizim yeryüzüne gelip onu uçlarından ekşittiğimizi görmediler mi?" (Ra´d: 13/41) ayeti arzın tam yuvarlak olmadığına delâlet etmektedir. "Geceyi gündüzün üzerine sarıyor, gündüzü gecenin üzerine sarıyor" (Zümer: 39/5) ayetinden yerin yuvarlak olduğu anlaşılıyor. Çünkü "sarmak" yuvarlak bir cismin üzerine dolamak demektir. "İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır, birbirine geçip karışmıyorlar" (Rahman: 55/19-20) ayetinde aynı yerde oldukları halde tuzlu su ile tatlı suyun karışmadığına delâlet vardır. "Andolsun biz insanı çamurdan, bir özden yarattık. Sonra onu emin ve sağlam bir karargahta nutfe haline getirdik. Sonra bu nutfeyi bir kan pıhtısı haline soktuk, müteakiben kan pıhtısını bir lokmacık et yaptık, bu bir lokmacık eti kemiklere çevirdik, bu kemikleri etle kapladık. Sonunda onu bambaşka bir yaratık olarak teşekkül ettirdik. Yapıp-)´aratanların en güzeli olan Allah pek yücedir." (Müminun: 23/12-14). Bu ayetler insanın yaratılmasındaki merhalelere delâlet etmekte ve bu, en son tıbbî buluşlara da uygun düşmektedir.

3- Gâiblerden haber vermesi: Kur´an-ı Kerîm Allah´tan başka hiç kimse­nin bilemeyeceği istikbalde olacak hâdiselerden haber vermiştir. Meselâ: "Elif, Lâın, Mim. Rumlar en yakın bir yerde yenilgiye uğradılar. Halbuki onlar, bu yenilgilerinden sonra birkaç yıl içinde galip geleceklerdir." (Rum: 30/1-3) ha­berinden sonra haber verilen müddet içinde Rumların zaferi gerçekleşmiştir. "Andolsun ki Allah elçisinin rüyasını doğru çıkardı. Allah dilerse siz güven içinde başlarınızı tıraş etmiş ve kısaltmış olarak korkmadan Mescid-i Haram´a gireceksiniz" (Fetih: 48/27) haberinden sonra Hicretin sekizinci yılında Mekke­´nin fethi tamamlanmıştır.

Kur´anda, Kur´anın Allah´tan geldiğine delâlet eden, Kur´an dışında varlığından bahsedilmeyen Âd, Semûd, Tübba ve Lût kavimleri gibi kendile­rine dair hiç bir ize rastlanmayan eski kavimlerin kıssaları hakkında bilgiler vardır.

Yine Allah (c.c.) şu ayet-i kerimede Rasûlullah (s.a.) a Musa´nın Tûr-ı Sînâ´da kendisine yaptığı nıünâcâtı haber vermektedir: (Musa´ya) seslendiğimiz zaman da, sen Tûr´un yanında değildin. Bilakis, senden önce kendilerine peygamber gelmeyen bir kavmi uyarman için Rabbinden bir rahmet olarak (orada geçenleri sana bildirdi). Belki onlar düşünüp öğüt alırlar. (Kasas: 11/49).

Kur´an-ı Kerîm icazın bu nevine şu ayet-i kerimede işaret etmiştir: "İşte bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberleTindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin."

4- Yüksek belagatı: Kur´an-ı Kerîm´in kelime olsun cümle olsun bütün lafızları, bir insicam ve intizam içinde tesir kuvvetini, ifade belagatını ve söz fesahatini kendinde toplayan en üstün bir belagat seviyesine sahiptir ve beşer sözünde çok rastladığımız rekâket, düşüklük, zafiyet onda asla bulunmaz. Çünkü Kur´an mutlak kudret sahibi Allah´ın kelâmıdır. Halbuki beşer âcizdir zayıftır; bazan başardığı hiciv, medih ve tasvir hariç öyle çok muhkem ifadeler artaya koyamaz.

Bizim bu konuda delilimiz Nadr b. Haris, Velid b. Muğire gibi Kureyşin ileri gelenlerinden Kur´an düşmanı kişilerin itiraflarıdır. Velid b. Muğire Kur­an hakkında şöyle demişti: Vallahi onda bir tatlılık var, üzerinde parlaklık, ta­zelik var, dallan meyva ve kökü bol su verir, o yücelecek ve başka şey ondan y-üce olmayacak, o bir beşer sözü değildir." Fakat o inat etti, küfrün, şirkin ve jutperestliğin önderlerinden aynlmayarak küfründe devam etti ve Kur´anı "si-ıir" diye vasıflandırdı.

Hiç kimse Kur´an-ı Kerîm´in kalplere tesirini, gönüllere hâkim oluşunu nkâr edemez. O halde onun Allah´ın kelâmı olduğunu kabul etmek iz´an gere­cidir.

Kur´an´in Hükümleri

Kur´an´ın hükümleri, ister din, ister dünya, ister âhiret hakkında olsun birini diğerinden ayırmadan- İslâm´ın yapısı ve mesajına uygun olan her şeye amildir. Bunlar üç nevidir.

1 - İtikada ait olanlar: Bunlar Allah´ın varlığı, birliği, melekler, kitaplar, »eygamberler ve âhiret günü hakkında inanılması insana farz olan eseslarla Igili hususlardır.

2- Ahlâka ait olanlar: Bunlar mükellefin bezenmesi lazım gelen faziletler e uzak durması lazım gelen bayağılıklarla ilgili olanlardır.

3- Ameller: Bunlar mükelleften sadır olan sözler, fiiller, akideler ve tasar­ruflardır. Kur´an´ın fıkhı işte budur. Bunlar da şu iki nevi içine alır:

a) Namaz, oruç, hac, zekat, nezir, yemin, kurban gibi insanın, Rabbi ile olan alâkasını tanzim eden ibadetlere ait hükümler.

b) Akidler, tasarruflar, cinayetler, cezalar gibi insanlarla olan alâkasını tanzim eden muamelata ait hükümler. Bu gurupta şu hükümler bulunur:

Evlenme, boşanma, nafaka gibi aileye ait hükümler (el-Ahvâlü´ş-Şahsiyye hükümleri),

Alış-veriş, kira, rehin ve şirket gibi mâlî akitlere ait hükümler (el-Ahkâmü´l-Medeniyye),

Cinayetler ve cezalara ait hükümler (el-ahkâmü´1-cinâiyye)

Davalar, deliller, yeminler gibi mahkeme huzurunda tamamlanan medenî veya cezaî icrââtlara ait hükümler (Ahkâmü´l-Mürâfaât).

Devletin yapısını, fertlerin devletle münasebetlerini ve insan haklarını tanzim eden temel hükümler (Anayasaya ait hükümler).

îslâm devletinin harpte ve sulhte diğer devletlerle olan münasebetlerini, gayri müslimlerin İslâm ülkesinde İslâm devleti ile olan münasebetlerini tanzim eden hükümler (Ahkâm-ı devliyye).

İktisadî ve mâlî hükümler: Bunlar fertlerin mâlî haklarını ve fertlerin devlete karşı yükümlülüklerini, devlet hazinesinin gelir ve giderlerini, ganimet­ler, öşürler, haraca ve madenleri gibi devlete ait umumî ve husûsî mallan tan­zim eden hükümler, zekât, sadaka, nezir, teberru ve ödünç paralar gibi cemiyete ait malları tanzim eden hükümler, nafaka, miras ve vasiyetler gibi aileye ait mallan tanzim eden hükümler, diyet, fidye, keffaret ve kâr gibi fertlere ait mal­ları tanzim eden hükümler.

Kur´an-ı Kerîm bu hükümleri beyan ederken bunlardan ibadetler, aileye ve mirasa ait hükümler gibi bir kısmını tafsilatlı olarak verdiği görülür, çünkü bunlar taabbudîdir (akıl ile bulunmaz). Muamelâta ait hükümlere gelince: Bunlarda akla ve âlimlerin ictihadlanna, maslahat ve mefsedetin, ihtiyaçların mukayesesine mecal bırakıldığı için icmâlî (genel hükümler) olarak vermekte­dir.

Ayetlerin Hükümlere Delâlet Etmesi

Daha önce de geçtiği gibi Kur´an-ı Kerîm bize tevatür yolu ile nakledil­diği ve bu yol nakledilenin sıhhati hakkında katiyet ifade ettiği için "sübûtu kat´îdir". Ancak hükümlere delâleti, kat´î olabilir zannî de olabilir.

Delâleti kat´î olan nass: Vârid olduğu şekilde anlaşılan ve sadece bir tek manaya ihtimali olan Kur´an lafzıdır. Meselâ: Miras ayetleri, hadler ve keffaret-lerle ilgili ayetler böyledir. Miras hakkında: "Allah size, çocuklarınız hakkında, erkeğe kadının payının iki misli (vermenizi) emreder..." (Nisa: 4/11-12).

Hadler hakkında: "Hırsızlık yapan erkek ve hırsızlık yapan kadının ellerini kesin" (Maide: 5/38), "Zina eden kadın ve zina eden erkekten her birine yüz sopa vurun" (Nur: 24/2), "Namuslu kadınlara zina isnadında bulunup sonra dört şahit getiremeyenlere seksener sopa vurun" (Nur: 24/4), Keffaret hak­kında: "Kadınlardan zihâr ile ayrılmak isteyip de sonra söylediklerinden dönen­lerin kanlarıyla temas etmeden önce bir köleyi azad etmeleri gerekir" (Mücadele: 58/3) buyurulmaktadır. İşte bunlar miras hisselerine, el kesilmesin, zinada yüz sopa, zina iftirasında seksen sopa vurulacağına, zihâr keffaretinde köle azad edileceğine veya oruç tutulacağına veya fakir duyurulacağına "kat´î" olarak delâlet eden nasslardır.

Delâleti zannî olan nass ise birden fazla manaya ihtimali olan Kur´an lafızlarıdır. Meselâ "Boşanmış kadınlar bizzat kendileri "üç kuru" beklesinler" (Bakara: 2/228) ayetindeki "kuru" lafzı (müşterek lafız) bu kabildendir. "Kuru" lafzı lügatte hem "hayız" hem "temizlik" manasına gelen müşterek bir lafızdır. Bu bakımdan bu lafzın bu iki manadan birine delâleti zannî olur kat´î olmaz. Aynı şekilde "Size meyte = ölmüş hayvan ve kan haram kılınmıştır" (Maide: 5/3) ayetinden "her türlü meyte" nin haram olduğunu anlamak mümkün olduğu gibi "deniz meyte" lerinin dışındakilerin haram olduğunu anlamak da mümkün­dür, çünkü "meyte" lafzı umumîdir. Ayetteki "kan" lafzı da böyledir. Çünkü bundan pıhtilaşan ve akıcı haldeki kanlar kastedilmiş olabileceği gibi hayvan kesildiğinde sadece dışarı akan kan (dem-i mesfuh) da kastedilmiş olabilir. Şu halde müşterek veya umumi veya mutlak lafızlar delâlet ettiği manalardan başka manalara da delâleti muhtemel olduğu için "delâleti zannî" lafızlardır.

Kur´an´da Beyan Üslûbu

Kur´an-ı Kerîm ebedîdir, Allah´ın himayesiyle kıyamete kadar mahfuz­dur. Ebedî oluşu, beşeriyetin kitabı ve ebedî düsturu oluşu onun çoğunlukla beyanlarının cüz´î değil küllî olmasını, tafsîlî değil icmâlî olmasını gerektirir. Ta ki mürûnet (esneklik ve yumuşaklık), şümul ve umûm vasfıyle muttasıf olarak devam etsin, her asır ve zamanda ihtiyaçlara cevap verecek zenginlikte olsun ve tefekkür ve tedebbür için ümmetin akıllarının önünü açsın.

Beyanları küllî ve icmâlî olduğu içindir ki Kur´an-ı Kerîm, kapalı kalan lafızlarını açıklaması ve şerhetmesi için kendisini beyan etmesi konusunda sünnete ihtiyaç duymuştur. Meselâ: Namazların rekatlarının sayısı, zekât mik­tarları, hac ahkamı, nikâh ve diğer akidlerdeki şartlar... Bunlar ancak Rasûlul-lahtan varid olan sünnet sayesinde bilinebilmiştir.

Belagatının icabı Kur´an-ı Kerîm, mu´ciz ve teşvik edici olması, bıkkın­lık ve usanç vermeden kabulüne sebep olması için, ahkamı beyan ederken, emrin yapılmasını, nehyin terkini isterken çok çeşitli üslûplar kullanmıştır. Meselâ bazan "İnfak edin, savaşın, ihsan edin" siğalarında görüldüğü gibi ta­lebini emir siğasıyle ifade eder, bazan "Allah yeminlerinizi çözmenizi size farz (meşru) kılmıştır" (Tahrim: 66/2), "Oruç sizin üzerinize yazıldı" (Bakara: 2/183), "Muhakkak namaz müminler üzerine vakitli olarak farz kılınmıştır" (Nisa: 4/103) ayetlerinde olduğu gibi "farz" ve "yazılma" lafızlarıyle, bazan "Takva elbisesi ise daha hayırlıdır" (A´raf: 7/26), "Kim bir iyilik işlerse onun sevabını artırırız" (Şûra: 42/23), "Güzel amel edenlere daha güzel mükâfat, bir de fazlası vardır" (Yunus: 10/26) ayetlerinde olduğu gibi yapılan işin sonu­cunda gelecek hayır ve sevabı dile getirerek, bazan da " Yol bakımından gidebi­lenlerin o evi haccetmesi Allah´ın insanlar üzerinde bir hakkıdır" (Âli imran: 3/97) ayetinde olduğu gibi lügat açısından icbar edici ifade kullanarak talebini bildirmektedir.

Kur´an-ı Kerîm´in bir şeyin terkini veya bir fiilden ve haramdan uzak du­rulmasını istemesi bazan "nehiy" sığasıyle olur. Meselâ "Kendinizi öldürme­yin" (Nisa: 4/293), "Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın" (Bakara: 2/195), "Zinaya yaklaşmayın" (İsra: 17/32) ayetlerinde olduğu gibi. Bazan da o fiilin şer olduğunu veya iyi olmadığını haber vermesi suretiyle olur. Meselâ: "Allah´ın kereminden kendilerine verdikleri ile cimrilik yapanlar sanmasınlar ki o kendileri için hayırlıdır, tersine bu onlar için serdir" (Âli İmran: 3/180), " Yüzlerinizi doğu ve batı tarafına çevirmeniz birr (iyilik) değildir" (Bakara: 2/177), "Evlere arkalarından girmeniz asla iyilik değildir" (Bakara: 2/189) ayetlerinde olduğu gibi. Bazan da "işte lanet onlar içindir ve kötü yurt onların­dır" (Ra´d: 13/25), "Sonunda Allah´ın ayetlerini yalan sayarak ve onları alaya alarak kötülük yapanların akıbetleri pek fena oldu." (Rum: 30/10); "Yüzü ko­yun cehennemde toplanacak olanlar var ya, işte onlar yerleri en kötü, yolları en sapık olanlardır." (Furkan: 25/34), "Bu böyle, ama azgınlara kötü bir gelecek vardır." (Sad: 38/55), "Bu, adaletten ayrılmamanız için en iyi yoldur" (Nisa: 4/3) ayetlerinde olduğu gibi yapılan işin sonunda bir kötülük, bir şer ve bir za­rar olduğunu beyan etmekle nehyini bildirir. Kur´an-ı Kerîm meşru olup olma­yan hususları beyan için başka üslûplar da kullanmıştır. Meselâ:

1 - Allah (c.c.) in büyük gördüğü veya medhettiği veya sevdiği veya kar­şılığında bir hayır vadettiği veya doğru = müstakim dediği veya kendisiyle yemin ettiği her fiil meşrudur, vücûb ile nedb arasında müşterektir.

2- Allah (c.c.) in terkini talep ettiği veya zemmettiği veya lanet ettiği veya onu işleyenleri hayvana veya şeytana benzettiği veya ceza tehdidinde bulunduğu veya necistir, fasıkhktir dediği her fiil gayri meşrudur, haram ile mekruh ara­sında müşterektir.

3- Allah´ın helâl kıldığı, izin verdiği veya kendisinden günah kaldırıp beis görmediği herşey mubahtır, şer´an izin verilmiştir.

--------------------------------------------------------------------------------

[1] ´el-l´hkam, Amidî: 1/82; et-Takrir ve´t-Tahbîr. 2/213

[2] . el-Mustasfa, 1/68.

[3] el-Mustasfa, 1/65; Şerhu´l Adud, 2/21

[4] et-Takrir ve et-Tahbîr; 2/216; Ravzatü´n-Nâzır, 1/181

[5] el-İhkam, Âmidî: 1/84; Mirâtü´l-usûl: 1/102.

[6] Şerhu´l-Adud: 2/19.

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <img> <b> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimlendirme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Anket

Kitap okuyor musunuz?:

Son yorumlar