İçtihadın Caiz Olduğu Hususlar

İctihad: Şeriatte, şer´î hükümleri tafsilî delillerinden istinbat etme ameli-yesidir. İctihad her asır ve zamanda meşrudur ve matlubdur. Bir hadise hak­kında hüküm beyan edecek bir başkası bulunmazsa var olan müctehid üzerine bu farz-ı ayın olur, bulunursa farz-ı kifaye olur. Birisi îfa ederse diğerlerinden bu vazife düşer, hiç birisi yapmazsa hepsi günahkar olur.

Usûlcüler içtihadın sahası hakkında "Mevrid-ı nasda içtihada mesağ yok­tur" kaidesini koymuşlardır. Yani hükmü hakkında delâleti kat´î bir nas bulu­nan meselede içtihada mecal yoktur. Meselâ kelime-i şehadeti söylemek, beş vakit namazın, orucun, zekatın, haccm farziyeti, zina, hırsızlık, içki içme, adam öldürmenin haramlığı, şer´an bunlara takdir edilen cezalar, zekat ve öşür­deki şer´î ölçüler; hata ile öldürme, zıhar ve yemin keffareti gibi miktarı tesbit edilmiş keffaretler... Bütün bu hükümler naslann, başka her hangi bir manaya ihtimal bırakmayacak şekilde açıkça delâlet ettiği hükümlerdir. Bu naslar ya Kur´an´daki sîgaları veya sünnetin beyan etmesi sebebiyle açıktır, dolayısıyle içtihada ihtiyaç olmadığı gibi mesağ = cevaz da yoktur.

Ama hükmü hakkında sübûtu ve delâleti zannî veya ikisinden birisinde zannî bir nas vârid olan hadise ve hakkında ne bir nas ne de icmâ bulunmayan hadiseler, işte bunlar içtihada mahal meselelerdir.

Eğer nassın sübûtu zannî ise bunun senedi, bize ulaşması, ravilerin ada­leti ve zabt bakımından dereceleri içtihadın cari olduğu hususlardır. Bunların her birinde müctehidlerin takdirleri farklı olur. Bazıları sübûtu hakkında kalbi mutmain olduğu için o nassı alırken bazıları da rivayeti hakkında mutmain olamadığı için reddeder.

Ve eğer nassın delâleti zannî ise burada içtihada mahat olan şey bu nasdan murad olunan mananın anlaşılması ve manaya delâlet kuvvetidir. Belki nas âmm olur veya mutlak olur, emir veya nehiy olur, manaya ibare veya işaret yolu ile delâlet eder, zahir veya müevvel olur. Belki âmm umumu üzre kalır, veya tahsis olunur, mutlak ıtlâkı üzre (kayda bağlı olmadan) kalır veya takyid olunur. Emir ya vücub içindir veya nedb ve ibâha içindir. Nehy ya tahrim içindir veya kerahet için. Müctehid bir görüşü diğerine tercih etmek için Arapça dil kaidelerinden veya makâsıd-ı şeriâdan istifade eder.

Eğer hadise hakkında nas veya icmâ yoksa burada içtihada mahal olan şey, kıyas, istihsan, masalihi mürsele, örf ve ıstıshap gibi akli delillerle hadi­senin hükmünü araştırmaktır. "Haracın def edilmesi esası" dan bu delillerden biridir. Şu halde şu iki yerde ictihad cari olur.

a) Hakkında zaten nas bulunmayan,

b) Nas bulunup da kat´î olmayan meseleler. Hakkında kat´î nas bulunan meselede ictihad olmaz.

İctihad Ehliyeti veya Şartları

İctihad zannedildiği gibi her insanın cüret edeceği herkese şamil bir hak değildir. İctihad ancak muayyen vasıflan haiz, şeriat dairesi içinde bütün ilmî cehdini son haddine kadar harcıyarak şer´i hükmü delilinden istinbat etme meleke ve kudretine sahip, ulemâdan az bir zümreye nasip olan hakikaten ince bir ihtisastır. Onun için dünyadaki diğer ilmî ihtisaslarda olduğu gibi ictihadda da muayyen şartların bulunması zaruridir. Bunları şu şekilde özetlemek müm­kündür:

1 - Müctehidin Arap dili ve ifade özelliklerini ilmen ve dirâyeten kâfi dere­cede bilmesi lazımdır. Çünkü müctehidin vazifesi Kur´an-ı Kerim ve Sünnet-i Nebeviyyede Arap dili ile varid olan şer´î naslar üzerinde düşünmektir. Bu ilim de ancak Arapçanın edebiyatı, edebî sanatları, kavâidi, şiir, nesir, hitabet ve benzeri üslupları hakkında geniş mutalası olanda bulunur. Artık o kişi Arapça hakkında ince zevk ve his sahibi olur, selîka ile dilini anlayan Arap gibi Arapçayı anlar.

2- Fıkıh usûlü ilminden haberdar olmalıdır. Çünkü usûl içtihadın ana di­reği ve ictihad binasının temelidir. Zira şer´î hükme delâlet eden tafsilî deliller emirler, nehiyler, umumlar, hususlar, mutlaklar, mukayyedler gibi muayyen bir keyfiyetle vârid olmuştur. Kişi istinbat esnasında bunların herbir çeşidinin hükmünü, maksadı ifade yolunu bilmek zorundadır. Bu da ulemâdan ancak nadir insanların ulaşabildiği bir seviyedir.

3- Kur´an-ı Kerim´de vârid olan ahkam ayetlerini bilmelidir: Ayetlerin lü­gat manalarını, yani kelimelerin ve arapça cümle terkiplerinin manalarını, ifade özelliklerini bilmelidir. Şer´î manalarını bilmelidir. Bu da ancak illetlerini, ah­kamın konulmasını gerektiren sebepleri; ibare, işaret, delâlet ve iktiza gibi laf­zın manaya delâlet yollarını, mantûk ve mefhûmunu, âmm, has, müşterek, mücmel, müfesser gibi lafzın kısımlarını bilmek suretiyle olur.

Ahkâm ayetleri çok değildir. İbadetler muamelât, ukûbât, aile hukuku, İslâm devletinin teb´asiyle ve diğer devletlerle münasebetleri gibi konulardaki ayetlerin tamamını kolayca öğrenmek mümkündür.

4- Kur´an-ı Kerim´de olduğu gibi ahkam hadislerinin de lügat ve şer´î manalarını bilmelidir. Buna ilaveten hadisin senedini de bilmesi zaruridir. Sened, ister tevatür, ister şöhret, ister âhâd olsun hadisi bize kadar ulaştıran yoldur. Hadisin sahihini zayıfından ayırma için cerhan ve ta´dîlen ravilerin hallerini bilmelidir. Artık ahkam hadisleri bilinmektedir, meşhur kitaplarda toplanmış, şerhedilmiş ve bablara ayrılmıştır. Meselâ San´ânî´nin Sübülü´s-Selam´ı, Şevkânî´nin Neylü´l-Evtâr´ı bunlardandır.

Kur´an´ı ve sünneti bilmek onların nâsıh ve mensûhunu bilmeyi de ge­rektirir, tâ ki müctehid nâsih var iken mensûh ve metruk ile amel edip de içti­hadı onu bâtıla götürmesin. Bu hususta Ebu Cafer en-Nuhhâs´ın Nâsih ve Mensûh´u, Tahâvî´nin Müşkilu´l-Asâr´ı gibi bazı kitaplara müracaat etmek ye­terlidir.

5- Üzerinde icmâ vâki olmuş meseleleri bilmelidir ki icmânın hilâfına fetva vermesin.

6- Kıyas çeşitlerini, gerekli şartlarım, ahkâmın illetlerini ve bu illetleri bulma veya şer´î naslardan istinbat yollarını, insanların maslahatlarını, mekâsıd-ı şerîayı, dinin külli esaslarını bilmelidir. Ayrıca insanların ahvaline, muamelâtına yeteri kadar muttali olmalı, onların yaşayışı hakkında iyi bilgi sahibi olmalıdır. Çünkü kıyas içtihadın temeli ve pek çok tafsilî hükmün üzerine bina edildiği bir esastır. Hükmün illetini bilmeden de kıyası hakkında nas bulunmayan hadiselere tatbik etmek mümkün olmaz. Kıyası "hakkında nas bulunmayan meseleyi hakkında nas bulunana katmak" şeklinde dar manada anlamak doğru değildir. Şeriatın esaslarına ve teşri´ ruhuna muvafık olup teşri´î bir asıl ile çatışmayan sahih görüşü alabilmek ve şer´î hükümlere esas olan maslahatlarla uyum halindeki maslahatın gereği ile amel edebilmek için kıyası daha geniş manasıyle anlamak lazımdır.

Burada son olarak ictihadla ilgili şu üç meselenin de zikredilmesi uygun olur:

1-"Ictihad farzdır, müctehid me´curdur."

Kur´an-ı Kerim pek çok ayetinde içtihadı vacib kılmıştır. Meselâ: "Haki­kat, biz sana kitabı -Allah´ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmet­men için- hak olarak indirdik." (Nisa: 4/105) ve "Ey akıl sahipleri ibret alın" (Haşr: 59/2). Sünnet de müctehid her hal ü kârda ecir alır diyerek içtihada teş­vik etmiştir. Müctehid içtihadında isabet ederse iki ecir alır: Birisi içtihadının ecri, diğeri içtihadında isabet etmenin ecridir. Hata ederse ictihad etmesinin kar­şılığı olarak bir ecir alır. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: "Hâkim hüküm vereceği zaman ictihad eder de isabet ederse ona iki ecir, ictihad eder hata ederse bir ecir vardır."

Şu halde ictihad ehliyetini hâiz kişi ictihad eder ve zannı galibi ile amel eder. Çünkü zann-ı galib ile amel etmek vacibdir. İçtihada ehil olmayan ise müctehidi taklid eder ve onun fetvasıyle amel eder. Çünkü dinin hükümlerinin öğrenilmesine vasıta olacak tek yol budur. Allah (c.c.) "Eğer bilmiyorsanız zi­kir ehline (bilenlere) sorun." (Enbiya: 21/7) buyurmuştur.

2- İçtihadın tecezzi (belli konulara has olmayı) kabul edip etmemesi: Yani bütün meselelerde ictihad melekesine sahip olmakla beraber meselâ

sadece ferâizde veya cezalarda veya sadece muamelâtta mütehassıs olup ictihad

etmek diğer meselelerde etmemek gibi.

Ulemanın ekserisine göre ictihad tecezzî kabul eder, bu caizdir. Müctehid sadece bir meseleye ait olan ve o konuda mutlaka bilinmesi lazım gelenleri bilip bununla ilgisi olmayan diğer fıkhî meseleler hakkında bilgisi olmayabilir. Çünkü bütün meselelerde ictihad melekesini kullanıp onlar hakkında fi´ilen ictihadda bulunmak âlimlere göre matlup bir şey değildir. Müctehide pek çok mesele sorulur da o bunlardan bir kısmına cevap verir bir kısmında sükût eder.

İctihad tecezzî kabul etmez diyenlere göre ise ictihad melekesinin varlığı ancak bütün meselelerde içtihada kadir olması ile düşünülebilir. Çünkü ictihad bir meleke ve ehliyettir ki müctehid onunla naslan anlayabilir, o naslardan şer´î hükümleri istinbat edebilir, hakkında nas olmayan meseleler hakkında hüküm istinbat edebilir, şeriatın esaslarına ve teşrî´in ruhuna vakıf olabilir. İctihad bel­agat gibidir. Nasıl ki bir insan söz sanatlarının her çeşidinde mahir olmadan edip sayılmazsa her meselede ictihad yapamayan da müctehid sayılmaz. Bu gö­rüş sahihtir. Bu hakikatte ve özde çoğunluğun görüşüne de muhalif değildir[1]

3- içtihadın değişmesi ve nakledilmesi:

Nazarî olarak bir müctehidin içtihadını değiştirmesi caizdir, önceki söy­lediğinden dönebilir. Çünkü içtihadın mesnedi delildir, müctehid ne zaman de­lile ulaşırsa, alınıp amel edilmesi daha evlâ olan ortaya çıktığı için o delilin mûcebini alması vacib olur, çünkü delil hakka ve doğruya daha yakındır[2].

"İctihad benzerini nakzetmez." kaidesine gelince, bu amel ile mahkeme kararlan ile ilgilidir. Meselâ bir müctehid zannî bir meselede ictihad etse ve içtihadının muktezası ile amel etse veya hâkim olarak ictihadıyle o mesele hakkında hükmetse, sonra ileride kendisine buna benzer bir hâdise gelse, içtihadı onu bu defa başka bir hükme götürse, bir müctehidin hükmü bir başka müctehidin muhalif hükmünü nakzetmediği gibi, bu son hükmü de öncekini nakzetmez. Çünkü ikinci içtihadı öncekinden daha tercihe şayan değildir. Aynı şekilde müctehidlerden hiçbirinin içtihadı diğerinin içtihadından uyulmaya daha layık değildir. Zira içtihadın nakzedilmesi hâkimlerin hükümlerine karşı güvenin sarsılmasına ve hükümlerin istikrarsızlığına sebep olur ki bu da sıkıntı ve meşakkat getirir.

Hz. Ömer´in (r.a.) mirasla ilgili bir meseledeki hükmü de bunu teyid eder: Bir şahıs vefat ederken mirasçı olarak bir hanım, anne, anne bir erkek kardeşler ve ana-baba bir erkek kardeşler bıraktı. Hz. Ömer, asabe oldukları için ana-baba bir kardeşlerin mirastan mahrum olduklarına hükmetti. Daha sonra benzeri başka bir meselede ana bir kardeşlerle ana-baba bir kardeşlerin mirasın üçte birini aralarında eşit olarak taksim edeceklerine hükmetti ve "O önce verdiğimiz hükme göre idi, bu ise şimdi hükmettiğimize göredir" diyerek önceki içtihadını nakzetmedi, öylece bıraktı.

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Fevâtihu´r-Rahamût: 2/364; Şerhü´l-Adûd: 2/290; İhkâm: 3/140.

[2] İrşâdü´l-Fuhûl: s. 232.

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <img> <b> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimlendirme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Anket

Kitap okuyor musunuz?:

Son yorumlar