Kelam İlminin Tarihçesi

1- Tevhîd İlmi´nin Doğuşu
Tevhîd Ve Kelâm Îlminin Geçirdiği Devreler
BİRİNCİ BÖLÜM
Şer´î (Dinî) Hükümler Ve Kaynakları
I - Şer´î (Dînî) Hükümler (Ahkâmı Şer´iyye) Ve Nevileri
1- Îman Ve Îtîkadî Hükümler (Ahkâmı İtikâdiyye)
2- Amelî Hükümler (Ahkâm-1 Ameliyye)
3- Kalbî Ve Ahlakı Hükümler (Ahkâmı Hulûkiyye Ve Kalbiyye)
Iı - Şeitî Hükümlerin Kaynakları
1- Kitap
2 - Sünnet
3- Kıyas
4- İcma
Netice
İKİNCİ BÖLÜM
Dini Ve Akli Deliller
I - Delîl´tn Lügat Ve Istılah Mânaları
Iı - Delil´in Nevileri
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
Üçüncü Bölüm İlmîn Sebebleri Ve Yolları
I - Eşyanın Hakîkatları Var Mıdır?
Iı ? İlmin Tarifleri
1ı ? Îlmln Sebebler
(Esbabu´l - Um)
1 _ Sağlam Duygu Organları
2 - Akıl
3 - Sâdık Haber (Haberi Sâdık)
B) Resulün Iıarert (Haber-İ Resul)

1- Tevhîd İlmi´nin Doğuşu

İslâm dininin iki büyük kaynağı; mukaddes kitabımız olan Kur´ân-ı Kerîm üe, sevgili Peygamberimizin Sünnet-i Şerîfeleridir.

Resulü Ekrem Efendimize bizzat muhatap olma saadetine eren, sohbet ve irşadlanyla kalpleri nurlanan ilk müslümanlar, bu soh­betin feyiz ve bereketiyle temiz bir vicdana, kuvvetli bir îmana sa­hiptiler. Çünkü, Üâhî vahyin nuru ve Resulullah´m sohbeti, onları, bâtıl inançlardan, kötü huylardan uzaklaştırimş, kalplerini temizle­miş, gönüllerini saffete, fikirlerini kemâle erdirmiş, aralarında sev gi ve muhabbeti, birlik ve beraberliği temin etmişti. Zira düsturları Kur´ân, mürşidleri sevgili Peygamberimiz (S.A.V.) olmuştu. Herşe-yi O´ndan öğrenirler, öğrendiklerinin hak olduğuna tereddütsüz ina­nırlar ve bu ilâhî hükümlerle aynen amel ederlerdi. Peygamber Efen­dimiz, vahiy yoluyla kendisine bildirilen bütün ilâhî emirleri, dini­mizin temel ve yardımcı fikirlerini, îman ve amele ait hükümlerini, fert ve cemiyeti refah ve saadete ulaştıran düsturları beyan buyu­rur. Ashâb-ı Kiram da bu hükümleri dikkatle tatbik ederlerdi. İlâhî nasîara, nasıl bildiriliyorsa öylece inanırlar, müşkülleri olursa, onları bizzat Peygamberimiz (A.S.V.)´e, daha sonra da Ashabın âlimlerine sorarak hallederler, kendilerine faydası olmayan şeyler üzerinde zihinlerini yormazlardı. Gayeleri, ilâhî emirlere uymak ve yasaklanan her şeyden kaçınmaktı.

Ashâb-ı Kiram´dan sonra gelen «Tabiîn» de, Ashabın bu hayırlı yolunu tutmuşlardı. Onun için hâdiseler ve ihtilâf edilen mes´eîeler az oluyor, bir müşkül zuhurunda o müşkül kolayca hallediliyordu. Bu sebeple onların ilk zamanlarında dînî akideleri izah ve isbat eden bir ilim vücûda getirmeye lüzum görülmemişti.

Fakat; aradan uzun bir zaman geçince, Nübüvvet (Peygam­berlik) nurunun insanlardan uzak kalması, o ilâhî feyizden istifade edenlerin azalması vaziyeti değiştirdi. Genişleyen İslâm ülkesindeki yeni temaslar, çeşitli dinlere mensup kimselerden bir kısmının zahi­ren müslüman olmaları, yeni yeni fikirlerin ve birtakım fırkaların doğmasına ve dolayısıyla müslümanlar arasındaki saffetin, birlik ve beraberliğin bozulmasına ve kötü fikirli kimselerin çoğalmasına sebep oldu. Bu sapık fikirler, bazı zayıf imanlıların bozuk fikirlere ve sapık inançlara meylini arttırdı. Böylece fikirlerde ayrılık, gö­nüllerde nefse uyuş arttı. Hakk ile bâtıl, doğru ile yanlış birbirine karışmaya, din âlimlerine müracaatlar ve verilen fetvalar artmağa başladı, işte bu şartlar altında, dinin esaslarını tesbit etmek, doğ­ru ve gerçek inançları, yanlış ve bâtıl olanlardan ayırd etmek, Kur´ân ve Sünnete dayanan îslâmî akideleri, sonradan uydurulan sapık fikirlerden korumak lüzumu hâsıl oldu. Böylece îman ve akî-de esaslarını bildirip, delillerle isbat eden ve müslümanları bâtıl fi­kirlerden koruyan Tevhîd ilmi doğdu.[2]

Tevhîd Ve Kelâm Îlminin Geçirdiği Devreler

Yukarıda izah ettiğimiz şartlar içinde doğan bu akîde ilmi, ev­velâ «Tevhîd, Fıkh-i Ekber» adıyla kaleme alınmış ve gelişmesinde başlıca üç devre geçirmiştir.

a) Birinci Devre :

Bu devre, müslümanların akidelerini bozmak maksadıyla orta­ya çıkan bâtıl inançları yok etmek için hakikî din âlimleri tarafın­dan «Tevhîd» ilmini vücuda getirmekle başlar. Bu devrin ilk ve en meşhur eseri, İmâm-ı Âzam Ebu Hanîfe (H. 80/150)´nin «Fıkh-ı Ekber» adlı kitabıdır. Bu kitap, «Mütekaddimûn» diye anılan ilk

Kelâm âlimlerinden «Selefiyye» mezhebinin görüşünü ve daha son­ra Ehl-i Sünnet adıyla şöhret bular, hak mezhebin esasını teşkil eder.

tşte bu devrede, yani Hicret-i Nebeviyye´nin birinci asrı son­larında ortaya çıkan Bid´at ehli, bâtıl inançlarını yaymak ve Ehl-i Sünnet mezhebiyle mücadele etmek maksadıyla bir ilim vücûda ge­tirdiler. Bu ilme de «llm-i Kelâm» ismini verdiler.

Hocası Hasan-ı Basrî´nin derslerini terketmesi sebebiyle «Mu­tezile» adıyla şöhret bulan mezhebin (ekolün) kurucusu ve reisi olan «Vâsıl b. Ata» (Vefatı H. 131) bu babda ilk eseri yazmış ve bilâhare «Ebu´l-Huzeyl» ve «İbrahim en - Nazzâm» gibi Mû´tezile reisleri, yazdıkları eserlerle fikir ve görüşlerini savunarak Ehl-i Sünnet akîdesiyle mücadele etmişlerdir. Böylece müslümanlar ara­sında, «Ehl-i Sünnet» ve «Ehl-i Bid´at» adıyla iki ana mezheb ve ekol vücûda gelmiş, Ehli- Sünnet mezhebinin akidesini bildiren ilme «Tevhîd İlmi» veya «Fıkh-ı Ekber», Ehi-i Bid´at Fırkasının itikadı­nı bildiren ilme de «Kelâm İlmi» denmiştir.

tmâm-ı Âzam ve diğer müctehid imamlar tarafından kötüle-nen ve öğretilmesi yasaklanan İlm-i Kelâm, Mû´tezile gibi Bid´at ehlince tedvin olunan îlm-i Kelâm´dır. îste bu sebeple, Ehl-i Sün­net âlimleri, bu gibi eserlerle mücadele etmişler ve müslümanîar üzerindeki kötü tesirlerini yok etmek gayesiyle «İlm-i Tevhîd»´f-dair birçok eserler vücûda getirmişlerdir. Bu devre. Hicri III. asrın başlarına kadar devam etmiştir.

b) İkinci Devre :

Bu devre, hicretin III. asrı başlarında gelen Basrab Abdullah K Said el - Küllâb (V. H. 240 dan biraz sonra) ile başlıyarak üç asır kadar devam etmiştir.

îbn-i Küllâb, Mû´tezile mezhebinin şöhret ve rağbet bulduğu ve Ahmed b. Hanbel gibi Ehl-i Sünnet İmamlarının ezâyâ mâruz kal­dıkları bir zamanda ortaya çıkarak yazdığı eserlerle, yaptığı mü­nakaşa ve münazaralarla Mû´tezile ve Cehmiyye taifelerinin görüş­lerini reddetmiş, bu iki taife arasındaki çelişkileri ve her ikisinin düştüğü hataları ortaya koymuştur. Halîfe Me´mun´un meclisinde hasımlarıyla yaptığı münazaralarda, ilmî kudreti ve fevkalâde oları münakaşa kabiliyeti sayesinde bid´at ehline galip gelmiş ve onları perişan etmiştir.

lbn-i Küllâb, Selefiye mezhebinden bazı hususlarda ayrılan, yeni bir Kelâm ilmi vücûda getirmiş ve kendisinden bir asır sonra gelen Eb«*l - Hasan El - Eş´arî´ye zemin hazırlamıştır. Bu Kelâm îlmi, Selefiyye denilen Kelâm (Tevhîd) âlimlerinin Ehl-i Sünnet mezhebiyle, Mû´tezÜe arasında mütevassıt (orta), fakat daha çok Selef mezhebine yakın bir Ehl-i Sünnet .mezhebi görüşünü temsil eder.

îbn-i Küllâb, Mû´tezile reislerinden Ebû El - Huzeyl ve ibrahim El - Nazzâm´a muasır (çağdaş) ıdır. Bu iki zât, Yunancadan, Arap-çaya tercüme edilen felsefenin tesiri altında kalarak, felsefenin usu­lünü, kelâmın usulü ile karıştırmak suretiyle mezheblerine, dolayı­sıyla Kelâm ilimlerine yeni bir şekil vermişlerdir.

Bu Kelâm fırkalarından başka, müslümanlar arasında Felsefe de yayılıyordu, tik islâm filozofu olarak tanınan Vakub b. tshâk El - Kindi (Hicrî 185 / 252 takriben) Yunan filozoflarından «Mual-lim-i evvel» olarak şöhret bulan Aristotales´in felsefesine dayanan bir felsefî ekol te´sis ediyordu.

Müslümanlar arasında böylece dört büyük mezhep ve ekol şöh­ret bulmuştu :

Birincisi : Ahmed b. Hanbel ve diğer müctehid imamların tem­sil ettikleri «Ehl-i Sünnet-i Hâssa» denilen «Selefiyye» mezhebi,

İkincisi : îbn-i Küllâb El - Basrî ile Bağdad mutasavvıfları reisi Haris el-Mehasibî´nin temsil ettikleri «Ehl-i Sünnet-i Âmme mezhebi»,

Üçüncüsü : Ebû El - Huzeyl ve ibrahim El - Nazzâm´m temsil ettikleri «Mû´tezile» fırkası,

Dördüncüsü ise : Ya´kub b. Ishak el-Kindî´nin temsil ettiği «Felsefî» ekol.

Bunlardan başka, Şiîleri temsil eden Bâtiniyye Fırkası, müslü-manların fikirlerini karıştırıyor ve aralarında fesat ve ilhâdı yayı­yordu.

işte böyle karışık ve fikirlerin bulandığı bir zamanda gelen Ebû el-Hasan el-Eş´arî (H. 260/234), Önceleri Mû´tezile ekolünde idi. Sonra Mû´tezile´nin hatalarını gördü ve bu mezhebi terketti. Daha sonra, Ibn-i Küllâb´ın fikirlerinden de faydalanarak «El - Eş´ariyye»

mezhebini kurdu ve Ehl-i Sünnet mezhebinin «imâm Eş´arî»´si ola­rak şöhret buldu.

Ebu´l - Hasan El - Eş´arî ilk hocası Mû´tezile imamlarından Ebû Ali El - Cübbâi ile arasında geçen meşhur «thve-i selâse» üç kardeş mes´elesindeki ilzam edici ve susturucu sorulardan sonra, hocasın; acze düşürüp, susmaya mecbur etmiş ve Mû´tezile mezhebini terk etmiştir. Bu «üç kardeş» mes´elesi Mû´tezlie mezhebinin esasların­dan biri olan «Salâh ve Aslâh» mes´elesine, yani; «Cenâb-i Hakka, kalları için en uygun ve en hayırlı olan şeyi yapmak vâcibdir» fik­rine dayanır.

Imâm-ı Eş´arî ile hocası Cübbâî arasında geçen bu konuşma şöyledir.

Eş´arî :

? Biri âbid, samimî bir mü´min, diğeri isyan eden bir fâsıkr

üçüncüsü ise küçük yaşta bulûğa ermeden ölen üç kardeşin akıbeti hakkında ne dersiniz?

Cübbâî :

?Birincisi cennetle mükâfatlanır, ikincisi cehennemle cezala­nır, üçüncüsü ise ne mükâfatlanır, ne cezalanır[3]

Eş´arî :

Küçükken ölen üçüncüsü; «Ya Rabbi! Niçin beni küçük ola­rak öldürdün? Bana da Ömür verseydin d#, büyüyerek sana îman ve itaat etseydim ve böylece cennete girseydim» derse, Cenâb-ı Hakk ona ne cevap verir?

Cübbâî :

? Cenâb-ı Hakk ona; «Sen eğer yaşayıp büyüseydin âsi ola­cak ve cehenneme girecektin, bunu bildiğim için senin maslahatım, (yani menfaatim ve hayrını) dikkate alarak seni küçükken Öldür­düm» der.

Eş´arî :

? Eğer fâsık olan ikincisi; «Ya Rabbi! Onun hayrına olanı bildiğin gibi, benim hayrıma olanı da biliyordun; niçin onun men-faatına riâyet ederek onu küçükken öldürdün de, benim menfaatıma riayet etmiyerek büyükken öldürdün? Ben de küçükken ölseydim de isyan etmeseydim ve cehenneme girmeseydim» derse, Hakk Teâlâ ona ne cevap verir?

Cubbâî; bocalıyarak acze düştü ve : -\

? Vesvese ediyorsun, dedi.

Eş´arî :

? Vesvese etmiyorum; fakat şeyhin merkebi köprü üzerinde durdu (yani acze düştü ve söz bulamadı, sepette pamuk kalmadı) [4] diyerek hocasının meclisini ve mezhebini böylece terketti.

Eş´arî, Ümî kudreti ve münakaşa mahareti sayesinde mu´tezilî hocasını bu şekilde ilzam edip acze düşürmüştür.

Önbeş gün evinde kaldıktan sonra İmam Eş´arî bir cuma günü Basra´da, Mû´tezile mezhebini terk ettiğini ve eski görüşlerinden vazgeçtiğini ilân etti. Sonra ıVlû´tezile görüşünü yıkan ve Ehl-i Sün­net yolunu ihya eden mezhebini kurdu. Her tarafta yayılarak şöh­ret bulan ve günümüze kadar hak (doğru) olarak kabul edile ge­len Eş´arî´ye mezhebinin reisi ve Ehl-i Sünnetin en büyük imamı oldu.

Allahu Teâlâ´nın Zât ve Sıfatlarına, Nübüvvet (Peygamerlik) le ve Ba´su ba´de´l - mevte (Ölümden sonra dirilmek) ile ilgili olan üç büyük îslâmî îman esaslarını beyân ederek bunları aklî ve nakli delillerle isbat etti. Şî´a´nm Imamiyye kolunu reddetmek maksadıy­la «îmâmet-i Kebir» bahislerini de ele alarak, Ehl-i Sünnet İlm-i Kelâmını genişletti. Bütün bâtıl fırkaları red hususunda birçok eser­ler ve risaleler kaleme aldı. Bunların en meşhurları :

El - tb&ne an - Usûli´d - Diyâne, Kitâbu´l - Luma´ ve Makâlâtu -Islâmiyyîn´dir.

Eş´arî mezhebi, ameldeki dört hak mezheb âlimlerinin desteği ile de kuvvet bularak bilhassa Şarkta, Mısır´da ve Mağrîb´de ol­mak üzere bütün İslâm memleketlerinde intişâr ederek yayıldı.

Daha sonra islâm felsefesinin gelişmesi ve Farâbî ile İbn-i Sînâ felsefelerinin şöhret ve taraftar bulması sebebiyle, Eş´arî akidesi­ne zıd olan felsefî nazariyelere de cevap verebilmek için llm-i Kelâ­mı daha da genişletmek, nazarî ve aklî ilimlerin en yükseği mer­tebesine çıkarmak gerekti.

Bu mühim hizmeti de, Kâzı Ebû Bekir el-Bâkıllâni (Vefatı: H. 403) [5] yaptı. Bu kudretli âlim, Es´arî İlm-i Kelâmını tehzîb ede­rek, ona aklî mukaddimeler koydu. «Cüz´ü´ - Lâ yetecezz^´» (Parça-lanmıyan en küçük cüz), «îsbât-ı hâlâ» (boşluğun isbâti) «Arazın araz ile kâim olmaması», «Arâzm iki zamanda kalmaması...» gibi aklî konuları Kelâm ilminde incelemek suretiyle İmâm-ı Eş´arî´nin delillerini kuvvetlendirdi «In´ikâs-i Edille» yâni, «Delil bâtıl olursa, medlul (dâva) da bâtıl olur» nazariyesi, Bâkıllânî tarafından kabul edilen nazariyelerdendir.

îtikad´da Ehl-i Sünnet´in ikinci hak mezhebi, Ebû Mansur Mu-hammed b. Muhammed b. Matamûd el-Mâtürîdî (H. 280/336)´nin kurduğu mezhebdir.

İmâm-ı Mâtürîdî bilhassa Mû´tezile, Karâmıta ve Revâfız tâi-feleriyle münakaşa ve mücadele etmiştir. En mühim eserleri; Ki-tabu´t - Tevhîd, El - Makâlât, Şerhu´ El - Fıkh-ı el - Ekber ve Te´vi-lü´l - Kur´ân´dır. Bunların her biri, son derece değerli eserler ise de, maalesef lâyık olduğu ilgiyi görmemiştir [6]

Mâtürîdî ve mezhebi, Selef mezhebine Eş´arî´ye mezhebinden daha yakın olup, en çok Türkiye, Irak, Türkistan ve Pakistan´da in­tişâr etmiştir. Ancak, yazdığı kıymetli eserler, kâfi derecede ta­nınmamaktadır.

Daha sonra gelen İmâm-ı El - Haremeyn Ebu El - Meâlî El -Cüveynî, (Vefatı, H. 478) Ebu Bekr El - Bakillânî´nin llm-i Kelâ­mını daha fazla genişletmiş, akla daha çok güven göstererek, akla aykırı gördüğü nakli te´vil etmiştir. El - İrşâd adlı eseri, daha son­ra gelen Kelâm ulemâsının değer verdiği mühim bir kaynak olmuş­tur.

Kelâm´m ikinci devresi ve «MütekaddimûnJİdenilen ilk rm asrı, Imâm-i Gazâlî´nin gelmesiyle sona eJŞiş oldu.

e) Üçüncü Devre :

Hüccetü´I - İslâm Ebu Hânı i d Muhammed El - Gazâlî (H. 450 -505) ´nin zuhur etmesi ve getirdiği yeni Kelâm ekoliyle, llm-i Kelâ­mın üçüncü devresi ve «Müteahhirûn» denilen kelâmcıların mezhebi başlar.

Iraâm-ı Gazâlî, daha önce gelen Kelâm âlimlerinin mezhebleri-ni, diğer fırkaların görüşlerini, Fârâbî ve îbn-i Sînâ gibi İslâm fi­lozoflarının fikirlerini dikkatle tetkik ederek, bütün bu görüşleri iyice anlayıp kavradıktan sonra, Ilm-i Kelâm´ın metodunda bazı değişiklikler yapmıştır. Böylece Kelâm ilmine yeni bir veçhe ver­miş ve «Kudernâ»´nın mezhebinden başlıca şu üç noktada ayrıl­mıştır :

1- Mantık esaslarını kabul etmek,

2- «In´ikâs-ı edille» nazariyyesini reddetmek,

3- Felsefî esasları iptal gayesiyle, bazı felsefî konulan İlm-i Kelâm´m mevzuları araşma almak.

Bu hususları kısaca izah edelim :

1- Gazâlî´den önceki Bâkıllânî ve Ebu´l - Meâlî Fgibr Keiâm-cılar, mantık esaslarını ve ona dayanan felsefeyi reddederek onları iptal ederlerdi. Çünkü Mantık´ın esasları, Kelâmcıların koyduğu ke­lâm delillerine aykırı idi. Bu sebeple, Mantık esaslarının kabulü, kelâmcılara mahsus olan delilleri reddetmek demek olur. în´ikâs-ı edille, yani, «Delilin iptalinden, medlulün de iptali lâzım gelir» na­zariyesini kabul eden kelâmcılar, bu nazariyyeyi yıkan mantık esas­larını ?tabiî olarak? kabul edemiyorlardı. Bu hal, kendi mezheb-lerine son derece sâdık olmalarından ileri geliyordu.

îmâm-ı Gazâlî ise, inikâs-ı edille nazariyyesini mâkul bulmadı ve fikri hatâdan koruyan mantık esaslarını kabul etmekte bir mah­zur görmedi. Aristo felsefesine şiddetle karşı olduğu halde, onun kurduğu mantığın esaslarını, yani aklî terkibleri, küll-i tabiînin ha­riçte sabit olduğunu, mahiyet-i nevî´nin mevcudiyetini, cins, nev´i ve fasıl gibi «Külliyât-ı hamse»´yi, hudud ve resimle tarif usûlünü ve kıyâs yoluyla istidlali kabul ederek, Kelâm delillerini bu man­tıkî esaslara uydurdu. Mantığı Usul-u Fıkha ve diğer ilimlere de tatbik ederek uyguladı ve «Mantık bil m iyon in ilmine itimat edil­mez» dedi.

2- Yukarıda bahsettiğimiz «In´ikâs-ı Edille» nazariyyesi, «Mütekaddimûn» diye anılan Kelâm âlimlerinin kabul ettiği en mü­him esaslardan biriydi. O kadar ki Bâkıllânî «Delilin iptali ile, med­lul de iptal olunur, yani delil bâtıl olursa, o delilin gerektirdiği medlul de bâtıl olur» nazariyesini, dînî akideler derecesinde tutuyor­du. Çünkü; «Mukaddimeyi teşkil eden kaziyyeleri inkâr, delilleri inkârı, delilleri inkâr da, dînî inançları inkâr sonucuna götürür. O halde : Kelâm ilmine mahsus olan delillere aykırı bulunan man­tık esaslarım kabul edersek, bu delillere dayanarak dînî akideleri­mizi de yıkmış oluruz.» diyordu,

îmâm-ı Gazâlî ise, bu fikrin aksini iddia ederek, «Mantık, Ke­lâm delillerinin bazısına muhalif ise de, asıl akideye aykırı değil­dir; delilin iptalinden medlulün de iptali, yani, delilin bâtıl olmasın­dan, medlulün de bâtıl olması gerekmez» diyerek, bazı kelâmı mu­kaddimeler yerine, istidlal ve kıyâs yoluyla doğru olduğu anlaşılan delilleri sıralıyor ve akîdeyi bu delillerle isbât ediyordu. Böylece «Müteahhirûn» kelâm mesleğinin esasını kurdu ve «El - İktisâd fi´l - İ´tikâd» adlı eserini vücûda getirdi.

3- El-Kindî ile bağlıyarak, Fârâbî ve İbn-i Sına gibi İslâm filozofları vasıtasıyla gelişen ve llm-i Kelâm´a muarız olan bu fel­sefî ekol, Gazâlî zamanında müslümanlar arasında şöhret bulmuş ve onları iki guruba ayırmıştır. Bir kısmı felsefeyi tamamiyle in­kâr ediyor, diğer bir kısmı da ona aynen ve körü körüne inanıyor­du. Bu sebeple tmâm-ı Gazâlî önce felsefeyi tetkik ve tahsil ederek «Makâsıdü´l - Felâsife» adh eserini, sonra da islâm akidesine aykı­rı gördüğü yirmi meseleyi münakaşa ederek, filozofların görüşünü reddeden «Tehüfütü´l - Felâsife» adlı meşhur eserini te´lif etti. Böy­lece, dînî inançlara aylan olan felsefî bahislerin red ve iptali hu­susu da, Kelâm ilmine sokulmuş oldu.

Daha sonra gelen Kelâm Ulemâsı aynı yolu tâkib ettiler. Fah-ruddin Muhammed Ömer El-Bâzî [7] (H. 550/631), Gazâlî´niıı Kelâm mezhebini ikmâl etti. Ondan sonra gelen Seyfüddin El - Amidi [8] (H. 550/631) ise, onu daha fazla genişletti.

Gazali, felsefî bahisleri, ancak red ve iptal gayesiyle Kelâm il­mine i d hâl etmiş, Kâzı ve Âmidî ise, keiâm île felsefeyi karıştıra­rak adetâ bir ilim haline koymuşlardır.

Daha sonra gelen Nasîruddin El - Beyzâvî [9] (Vefatı H. 641) ise, kelâm ile felsefeyi birbirinden ayrılamıyacak bir hale getir­miştir Beyzâvî´den sonra gelen Kelâm âlimleri aynı yolu takib etmiş­ler, Beyzâvî´nin «Tavâli´» adlı eserini örnek tutan Mevâkıf, Makâ-sıd, Akâid En - Nesefiyye ve bunların şerh ve haşiyeleri gibi eser­ler vücûda getirmişlerdir. Bu eserler, Kelâm ilminde zamanımıza kadar en mühim kaynak olarak kabul edile gelmiştir.

îmâm-ı Gazâlînin esasını kurduğu «Müteharrûn»´un îlnı-i Ke­lâmı, islâm felsefesinin islâm âleminde intişârını, durdurmuştur. Ehl-i Sünnet Kelâmcılan, Mû´tezile ve Cehmiyye gibi bid´at ehlinin saplk meslek ve mezheplerini inkıraza uğrattıkları gibi, Selefiyye mezhebinin de yayılmasına engel olmuşlardır.

Şeyhu´l - İslâm Ibn-i Teymiye ile, talebesi !bmr l - Kayyım El -Cevziyye gibi zatlar, son asırlarda Selefiyye mezhebini ihyaya ça-hşmışlarsa da, başarılı olamamışlar, «Müteahhirûn»´un kelâm mes­leği ve itikadı mezhebi zamanımıza kadar yayılmaya devam etmiş­tir.

Burada şu hususu belirtmek isteriz-ki; dinî akideler, zamanın değişmesiyle değişmez. Ancak, felsefî, ilmî ve fennî gelişmelere göre bu akideleri isbat yolları, metod ve delil şekilleri değişebilir. Her zamanın gidiş ve düşüncesine, bâtıl nazariyye ve sapık fikir cereyanlarına karşı Kelâm ilmi´nin mevzu ve metodunda bir yenilik zarureti mevcuttur. İşte bu sebeple Kelâm ilmi de gelişmişle bu uç devreyi geçirmiştir. [10]

BİRİNCİ BÖLÜM

Şer´î (Dinî) Hükümler Ve Kaynakları

Daha önce de belirttiğimiz veçhile, AİIahu Teâlâ´mn Zât ve Sı­fatları, Peygamberlik ve Peygamberler, öldükten sonra dirilme ve ikinci hayat gibi îman ve inanç mes´eleleri, Kelâm ilminin esas mev­zuunu teşkil eder. Ancak bu mes´eleleri tetkik ve izaha geçmeden önce, bütün bu inançları bize bildiren ve hak olduğunu beyân eden dinimizin itikadı hükümlerini ve bu hükümlerin özelliklerini bilme­miz gerekir. Bunun için de, fert ve cemiyetle ilgili bütün îslâmî hü­kümler ve bunların dînî kaynakları, yani şer´î deliller hakkında top­lu bir fikir edinmek faydalı olur. Bu sebeple burada önce şer´î hü­kümleri izah edecek, sonra bu hükümlerin kaynakları olan Kitap, Sünnet, tema´ ve Kıyas hakkında Özet bilgiler vereceğiz. [11]

I - Şer´î (Dînî) Hükümler (Ahkâmı Şer´iyye) Ve Nevileri

İslâm dini, bu dünyayı imâr ve ıslâha memur edilen, bunun için de bütün varlıklar emrine ve hizmetine verilen Âdem oğullarını, fert ve cemiyet olarak refah ve saadete kavuşturan içtimaî, ikti­sadî, hukukî ve ahlâkî en güzel hükümleri bildiren ilâhî bir nizam­dır.

islâm dini, insanların gelişme ve yükselmesiyle Allah tarafın­dan geliştirilen ve her türlü ihtiyâca her zaman cevap verebilen gerçek inanç, iyi amel ve güzel ahlâk esaslarını getiren en son ve en mükemmel bir dindir. Beşeriyeti dâima doğru yola sevkeden ve hidâyete eriştiren ilâhî bir yoldur. Çünkü o ,insanı, önce Yüce Rab-

bine, sonra nefsine, daha sonra ailesine ve içinde yaşadığı cemiye­te karşı olan vazifelerim öğreterek en güzel ahlâk üzere olmasını, dünya ve âhirette saadete ermesini temin eder.

islâm dini getirdiği ilâhî gerçeklerle ilme ve irfana, hikmet ve burhana dayanan, dâima akla hitabeden ve onun ıslâhını hedef tu­tan bir dindir. Çünkü bu yüce din; aklı, cahillikten ve sapık inanç­lardan koruyarak, onu hak ve gerçeğe yöneltir, ilim nuruyla ay­dınlatır.

Bu ilâhî din, kalbi ve nefsi, Allah´a ibadet yoluyla ıslâh ede-lek güzel ahlâka ulaştıran, dâima nizam ve birliği, itidal ve müsa­vatı, ferdî ve mülkî hürriyeti gaye bilen, ilâhî hükümleriyle sosyai adaleti temin eden, akıl ve irfan, hak ve adalet, ahlâk ve fazilet dînîdir.

îşte dâima akla hitap eden, nefsi, kalbi, fert ve cemiyeti ıs­lâhı gaye edinen dinimizin ilâhî hükümleri, şu üç büyük guruba ayrılır :

1- îman ve inançla ilgili olan itikadı hükümler (Ahkâm-ı îtikâdiyye),

2- Ferdî ve beşeri işler ve insanî ilişkilerle ilgili olan emir­ler ve yasaklar, yani amelî hükümler (Ahkâm-ı Ameliyye),

3- Kalble, ahlâk ve vicdanla ilgili olan ahlâkî veya kaVbî hü­kümler (Ahkâm-ı Hulukiyye veya Kalbiyye).

Şimdi bu hükümleri sırasiyle açıklayacağız. [12]

1- Îman Ve Îtîkadî Hükümler (Ahkâmı İtikâdiyye)

İman lügatte; mutlak inanmak ve tasdik etmek manasınadır.

Yani bir kimseye, bir habere veya bir hükme kesin olarak ve içten gelerek inanmak ve o şeyin doğru olduğunu kabul etmektir.

«îtikâd» da; inanmak ve tasdik etmek mânâlarını ifade eder. Bir şeye kalb ile inanarak, ona gönülden bağlanmak, o şeyin doğ­ruluğunu, varlığını veya yokluğunu kalb ile tasdik etmek demektir.

înanmak, aslında bir kalb işidir. Bu sebeple, bir şeye îman, a şeyi kalb ile tasdik etmekle vâki olur. Dil ile ikrar ise, kalb ile tas­dik edileni başkalarına ilân ederek, ona inandığını bildirmek için­dir. Bu görüş, Kelâm ulemâsının ekserisinin fikridir. Bunlara göre îman, kalb ile tasdikten ibarettir. Dil ile ikrar ise, îmanın bir rüknü

veya sıhhatinin şartı değildir. Kalb ile tasdik edilen bir şeyin dil ile ikrar edilmesi, yalnız yeni müsliiman olan bir kimseye dünya ile ilgili hükümleri uygulayabilmek için şarttır. «îman dil ile ikrar, kalb ile tasdiktir» sözü işte bu zaruretten doğmuştur.

O halde îslâmda îtikâdî hükümler; kalb ile tasdik edilerek ke­sin olarak inanılan ve gönülden bağlanılan dînî mes´elelerdir. Bun­lara «îtikad Mes´eleleri» denir.

İslâm dininde îtikâdî hükümlerin başında; Allah´ın varlığına, birliğine, bütün kemâl sıfatlarla muttasıf, noksan sıfatlardan mü­nezzeh olduğuna inanmak gelir. Bu inanç, Cenâb-ı Hakk´ı birleyen ve O´nu takdis eden «Tevhîd ve Tenzih» akîdesidir. îslâm dinindeki îtikâdî hükümlerin esası ve temeli bu inançtır. Bundan sonra ikinci temel inanç; Hz. Muhammed (a.s.)´in Allah´ın kulu ve Resulü ol­duğuna inanmak, Cenâb-ı Hakk´m insanlık âlemine bildirdiği bü­tün dînî hükümlerin doğruluğunu kalb ile tasdik etmektir. îşte bu iki îman esası, İslâm´ın «Şehâdet kelimesi» olan; «Eşhedü enlâ ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden Abduhû ve Rasnluhû» cümle­sinde ifadesini bulmuştur.

Allah´dan başka hiçbir ilâh bulunmadığına ve Hz. Muhammed (s.a.v.)´in Allah´ın kulu ve Resulü olduğuna şehâdet ederek, bu iki esası kalb ile tasdik etmek, İslâm´ın dâvetine icabet etmek demek­tir. Bunun içindir ki, bu iki esasa kalbi ile inanan ve onu diliyle | ilân eden kimse, İslâm dinine girmiş ve müslüman olmuş sayılır. { Çünkü Hz. Muhammed (i3.a.v.)´e inanmak, O´nun getirip tebliğ et-! tiği diğer îman esaslarına ve îtikâdî hükümlere de inanmayı gerek-i tirir. Bu îman esasları, «Amentü»´de ifadesini bulan; Allah´a, Me-! , leklerine, Kitaplarına, Peygamberlerine, Ahiret gününe, Kadere, : yâni hayrın ve şerrin Yüce Allah´ın takdiri ve yaratması ile oldu-[ ğuna ve öldükten sonra tekrar dirilmenin hak ve gerçek olduğuna ; inanmaktır.

İleride her biri üzerinde durarak geniş bilgiler vereceğimiz bu îman esasları ve îtikâ<âî hükümler, bütün Peygamberlerin ittifak ettiği dînî inançlardır. Bu inançlar, zaman ve mekâna göre asla de­ğişmeyen ve kesinlik ifade eden dinî esaslardır. Bunlar ilk Peygam­ber Hz. Âdem´den, sorı Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.)´e kadar hiç değişmemiş ve bütün Peygamberler ayni itikadı hükümleri teb­liğ etmişlerdir.

Bu îtikâdî esasla ,r, Kur´ân-ı Kerîm´de açık bir ifade ile beyân olunmuş ve kesin delillerle teyid edilmiştir. Dinde îtikâd esas oldu­ğundan, itikadı hükümlerde kesinlik ifade eden deliller aranır. Bu

gibi hükümler, zan ifade eden bilgiye dayandırılmaz. Çünkü zannî delil ile, yakın ve tasdik hâsıl olmaz.

îtikâdî hükümler başlıca iki kısma ayrılır :

Birinci kısımda aklî deliller aranır ve bu nevi inançlar, akîî burhanlar kesin delillerle isbat olunur. Bunlar, Allahu Teâlâ´nm varlığına, birliğine, irade ve kudret, ilim ve hikmet sahibi olduğu­na, peygamberler gönderdiğine îman gibi îtikâd mes´eleleridir.

İkincisi ise, akıl yoluyla bilinmeyen, ancak nakil yolu ile öğre­nilen îman mes´eleleridir. Bu gibi inançlar, Kur´ân-ı Kerîm´de ve Peygamberimizden sabit olan Hadis-i Şeriflerde beyân olunan ve aklen muhal görülmeyen itikadı hükümlerdir. Bunlar «Sem´iyyât» denilen Âhiret, Cennet ve Cehennem, Melekler ve ölümden sonra di­rilmek «Ba´su ba´de´l - Mevt» inancı gibi işitmeye, yani, yalnız ilâhî yahye dayanan dînî inançlardır.

îtikâdî hükümler, yani islâm İnançları, «Tevhîd» veya «Kelâm» adı verilen ilimde beyan ve tetkik olunur. [13]

2- Amelî Hükümler (Ahkâm-1 Ameliyye)

Amel; yapılan, vücuda getirilen is demektir. Bir şeyi yapmak için önce o şeyi bilmek ve ona inanmak gerekir. Bu sebeple, inan­mak, yani îman, yapmaktan, yâni amelden öncedir. O halde îman, esas ve temel, amel ise, fer´ ve bina hükmündedir. Temelsiz bina olamıyacağı gibi, imansız amel de bir kıymet ifade etmez. Bu ba­kımdan îtikâdî hükümlere (Ahkâm-ı Asliyye), amelî hükümlere de «Ahkâmı Fer´iyye» denilmiştir.

Dinin amelî hükümleri, îman eden her insanın yapması, nef­sinde ve çevresinde uygulanması gereken Aliahu Teâlâ´nm emir ve yasaklarıdır. Bunların bir kısmı, ferdin Allahu Teâlâ´ya karşı olan vazifelerini, diğer bir kısmı da ferdin fert ve cemiyetle, cemiyetin de diğer cemiyetlerle olan münasebtlerini, karşılıklı hak ve vazi­felerini bildiren amelî hükümlerdir. Bu itibarla amelî hükümler baş-lıca ıkı kısma ayrılır :

a) îbâdât,

b) Muamelât.

İbâdetten gaye; Allahu Teâlâ´nm en büyük ve en yüce olduğu­na inanarak, O´nu tazim, tebcil ve takdis etmek, bunu içten gelen bir arzu ve tam bir ihlâsla yapmaktır. Bu şekilde eda edilen ibâ­det, insanın fikrini, ruhunu ve iradesini terbiye eder. Allah´dan başka hiçbir varlığa kulluk etmemeyi ve yalnız Allah´dan korkup, O´ndan yardım dilemeyi öğretir.

İbâdette ihlâs, insanın kalbini riyadan ve nifaktan, fikrini şirk­ten ve inkârdan koruyarak ahlâkını kemâle erdirir. Bu sebeple ih­lâs, ibâdette esasdır.

İbâdet, Kitap ve Sünnette beyan edilen esaslar dahilinde nok­sansız olarak yapılır. Zamanın, mekânın, örf ve âdetlerin değişme­siyle değişmez. İbâdetler, mahlûk ile Hâliki (Yaratıcısı) arasındaki münasebetin bir tecellisi olması bakımından, artmaz veya eksilmez. Çünkü, ibâdet, kul ile Rabbı arasında olan, zaman, mekân, Örf ve âdetle alâkası bulunmayan ve yalnız Allah´a karşı yapılan bir va­zife, Hak Teâîâ´nm emrettiği gibi edası gereken bir farizadır. Onun şeklini de keyfiyyetini Cenâb-ı Hak tâyin etmiş ve her zaman edâ-edüecek tarzda ayarlamıştır.

İbâdetler, ya namaz ve oruç gibi bedenî, veya zekât gibi mâlî,, yahut da hacc gibi hem bedenî, hem de mâlî olur.

Bu ibâdetlerin esasları, Kur´ân-ı Kerîm´de bildirilmiş, izahı ise Peygamberimizin amelî ve kavlî sünnetleriyle yapılmıştır. Her müs-lüman ibâdetini, Peygamberimizin edâ ettiği, daha sonra bize kadar tevatür yoluyla geldiği şekilde yapmakla mükelleftir. Tevâtüren sa­bit olan ibâdet şekillerinde hiçbir surette değişiklik yapmak caiz. değildir.

Muamelât ise : Fert ve cemiyetin hukukî, idâri, içtimaî ve ik­tisadî sahalarda muhtaç olduğu hükümlerdir. Bunların da esası Kur´ân-ı Kerim´de beyan edilmiş, etraflı olarak açıklaması ise Pey­gamberimize bırakılmıştır. Ancak, bu amelî hükümler, genel kaide­ler (kurallar) ve o zaman vukua gelen cüz´î hadiselerle ilgili ilâhî hükümlerdir. Fakat zamanla karşılaşılan cüz´î hadiseleri tahdid edip sınırlamak mümkün olmadığından, «genel esaslar sabit 1 beraber, zaman, mekân ve örfün değişmesiyle, dünya ile i fıkhı ve ctiz´i hükümler de değişebUir.» denmiştir.

Dünya ile ilgili amelî hükümlerde esas; adalet, Allah´ın e: ve yasaklarında esas ile, menfaat ve mefsedet (fayda ve zarar)´

İnsanlara faydalı olan, veya faydası zararından çok olan şeylerin ya­pılması emredilmiş, zarar ve fesadı faydasından çok olan şeylerin yapılması da yasak kılınmıştır.

ibâdetler, irade ve ihtiyar ile ve Allah´ı takdis ve ta´zim gaye­siyle yapıldığı halde, muameleler, fayda elde etmek veya zararda» kaçınmak gayesiyle yapılır.

ibâdetlerin ve beşerî muamelelerin muntazam ve mükemmel bir şekilde yapılması ve herkesin adalete ve başkalarının hukukuna ria­yet etmesi için de, «Ukûbât» denilen «Cezaî Hükümler» konmuş, iyi. yolda yürüyenlere mükâfat, kötü yola sapanlara da şiddetli azâb vadedilmiştir.

Amel ile ilgili olan hükümlerin hey´et-i mecmuasına «Şeriat» denir. Bu hükümleri tetkik eden ilme de; «Ahkâm ve Fıkıh İlmî» adı verilmiştir.

Mükellef bir insanın yapması veya yapmaması gereken işler hakkında vârid olan ilâhî emir ve yasaklar, yâni amel ile ilgili olau şer´ı hükümler sekiz kısımdır. Çünkü bir şeyin yapılmasının dînen hükmü; ya farz, ya vâcib, ya sünnet, ya müstehab, ya mubah, ya haram, ya mekruh veya müfsid olur. Şimdi bunları kısaca izafe edelim.

Farz : Yapılması istenen, yapılmaması yasak edilen ve bu hu­sus hem sübût, hem de mânâya delâlet bakımından kafi (kesin) bir delil ile sabit olan hükümdür. Beş vakit namaz kılmak, rama­zan orucunu tutmak, zekât vermek gibi emirler, her yönden kat´iy-yet (kesinlik) ifade ettiğinden, bunlar hakkındaki hükümlere farz. denir. İşte böyle her mükellefin şahsen yapması gereken farza,. farz-ı ayin, Kur´ân dinlemek ve cenaze namazı kılmak gibi birkaç kimse tarafından edâ edilmesiyle diğerlerinden sakıt olan farza da. farz-ı kifâye denir.

Farzın işlenmesinde sevâb, özürsüz olarak terk edilmesinde (te azâb vardır.

Farz olan bir şey amel bakımından farz olduğu gibi, îman ve îtikâd bakımından da farz olur. Bu sebeple, bir farzın farz oldu­ğunu inkâr etmek küfrü icabettirir.

Vâcib : Vâcib de, farz gibi, mükellefden yapılması istenen, ya­pılmaması yasak edilen bir iştir. Ancak bu husus, sübût bakımın-

dan kat´î, mânâya delâlet bakımından zannî olan bir delille sabit­tir. Bayram ve vitir namazlarını kılmak ve kurban kesmek gibi...

Vacibin hükmü, amel bakımından farzın hükmü gibidir. Yani yapılmasında sevâb, terk edilmesinde ikâb vardır. Fakat îtikâd ba­kımından farz gibi değildir. Çünkü vâcib kesin olmayan zannî bir delille sabit olduğundan, vacibin vâcib olduğunu inkâr, küfrü ica-bettirmez.

Sünnet ise; terk edilmesi yasak olmayan ve Peygamberimin tarafından farz ve vâcibler dışında yapılan işlerdir.

Bunlardan Peygamberimizce çok defa yapılan ve pek az terke-düenlere «sünnet-i müekkede», bazan yapılıp bazen terkedilenlere de «sünnet-i gayr-ı müekkede» denilir.

Müekked sünnetlerin yapılmasında sevâb vardır. Özürsüz olarak terkedenler Peygamberimizin itabına (tekdirine) uğrarlar.

Müstehab : Müekked olmayan sünnetlere m üsteh âb, mendnb, nafile isimleri de verilir. Sadaka ve nafile namazlar bu neviden olup, işlenmesinde sevâb vardır, terkinde itâb yoktur.

Mübâh ise; yapılması da yapılmaması da dinen caiz olan. şey­lerdir. Yemek, içmek veya uyumak gibi şeyler mübâh hükmünde olup, işlenmesinde sevâb, terkinde ceza yoktur.

Haram : İşlenmemesi istenen, işlenmesi yasak edilen ve bu hu­sus hem sübût, hem de manâya delâlet bakımından kesin bîr deliRe sabit olan şer´î bir hükümdür. însan öldürmek, namusa tecâvüz et­mek, yalan söylemek ve hırsızlık etmek, kesin delillerle yasak edi­len işlerden olduğundan, bunların dînen hükmü haramdır. Kesinlik ifade eden bir delil ile yasak edilen şeyleri yapmak haram olduğu gibi, yapılması kesin bir delil ile emredilen şeyleri yapmamak da haramdır. Bu bakımdan haramı terketmenin hükmü farz, farzı ter-ketmenin hükmü haramdır.

Haramı irtikâb edene azâb, terkedene de sevâb vardır. Dînen hükmü haram olan bir şeyin haram olduğunu inkâr etmek küfrü icabettirir.

Mekruh : Yapılmaması istenen, yapılması hoş görülmeyen ve bu husus zannî (kesin olmayan) bir delille sabit olan bir hükümdür.

Mekruh iki kısım olup ,tahrimen mekruh denen şeyler harama, ten-2Îhen mekruh denen şeyler de helâle daha yakındır.

Tahrimen mekruh olan şeyleri yapmamak vacip, vacip olan şey­leri terketmek de tahrimen mekruhtur. Güneş batarken namaz kıl­mak gibi.

Tenzîhen mekruh olan şeyleri yapmamak, müstehâb, müste-hâb olan şeyleri yapmamak da tenzihen mekruhtur.

Mekruh olan bir şeyi işleyene azâb, terkedene sevâb vardır. Mekruh, zannî bir delil ile sabit olduğundan, mekruh olan şeyleri inkâr etmek küfrü gerektirmez.

Müfsid : Şart ve rüknünü taşımayan ve şeriata muhalif (ay­kırı) olan işlere fasit dendiği gibi, şartlarını ve rükünlerini topla­yan ve şeriata uygun bulunan bir işi bozan şeye de müfsid denir. Namaz kılarken gülmek, oruçlu iken yemek, içmek gibi... [14]

3- Kalbî Ve Ahlakı Hükümler (Ahkâmı Hulûkiyye Ve Kalbiyye)

Şer´î hükümlerin üçüncü kısmı da; kalbi tenzibe, nefsi ıslâha, ruhu yüceltmeye ve ahlâkı kemâle erdirmeye matuf (yönelik) olan ahlâkî hükümlerdir. Bu hükümler, kalble ve güzel ahlâk ile ilgili olan amelleri (işleri) bildirir.

islâm dini güzel ahlâka son derece önem vermiş, her vesile ile insanları güzel ahlâka teşvik etmiştir. Kur´ân-ı Kerîm ahlâk ve fa­zilette beşeriyetin en büyük kaynağıdır. Peygamber Efendimiz ise, güzel ahlâkın en yüce rehberi ve örneğidir. Peygamberimiz (a.s.)´in :

1 «İmanın kemâli güzel huydur (güzel ahlâktır)».

(1 ve 4) Ali el-Muttakî : Kenzü") - Ummâl :´ c. II, s. 58, Haydarabâd, 1312. (2) Celâleddin es-Suyûtî : Fethü´I - Kebir c. II. s. 124, Mısır, 1351. (3 ve 5) Kenzü´l - Ummâl, c. I, s. 11.

2- «Allah´a îmandan sonra, akıl (ve hikmetin) başı, hâyâ

ve güzel huydur.»

3 - «Sizden hiçbiriniz kendi için sevdiği (ve özlediği) şeyi (din) kardeşi için de sevip arzu etmedikçe (kâmil) mü´min olamaz.»

4- «Ben ancak beşeriyetin ahlâkını tamamlamak (kemâle er­dirmek) için gönderildim.»

5- «Müslüman, elinden ve dilinden, müslüm anların selâmette olduğu kimsedir.»

Buyurmaları, tslâmiyetin güzel ahlâka ve fazilete verdiği kıy­met ve ehemmiyetin en canh örnekleri, en açık ve kesin delilleridir.

islâm ahlâkında; Allah´ın emirlerine itaat, mahlûkâtma şefkat ve merhamet çok mühim bir esastır.

İslâm´ın her emri; nefsi ıslâh etmek ve cemiyeti güzel ahlâka yöneltmek gayesini hedef alır. İslâm dini, Allah´a, Peygambere, nefse, ana - babaya, cemiyete ve bütün insanlığa karşı olan insani ve ahlâkî vazifelerimizi bize en güzel şekilde öğretmiş, ahlâkî ve içtimaî esasları Kur´ân-ı Kerîm ve Yüce Peygamberimiz vasıtasıyla bütün beşeriyete ilân etmiştir.

Bir müslüman için namaz ve oruç gibi ibâdetler nasıl birer dînî vazife ise, herkese karşı güler yüzlü, tatlı sözlü olmak, kimseyi in­citmemek, dâima iyilik etmek ve kötülükten kaçınmak ta mühim birer dînî vazifedir. Mala, cana, ırza göz dikmek nasıl haram ise, başkalarına iftira etmek, verilen sözü tutmamak ve yalan söyle­mek de öylece haramdır.

Allah´a îman ve ibâdet nasıl birer dînî esas ise, bütün mahlû-kata şefkat göstermek, merhamet etmek, güzel ahlâklı olmak da, aynı derecede önemli birer esastır.

Hülâsa İslâmiyet, fert ve cemiyeti kemâle erdiren her türlü ahlâk esaslarını insanlık âlemine bildirmiş, Sevgili Peygamberimiz de, bütün bu esasları bizzat nefsinde en güzel bir şekilde tatbik

ederek Cenâb-ı Hakk´ın

«Muhakkak ki sen en güzel ahlâk üzeresin (en güzel ahlâka sahihsin.) [15] » ilâhî iltifatına mazhar olmuştur.

Kalble ve ahlâkla ilgili olan hükümler, Ahlâk ve Tasavvuf il­minde incelenir ve gerekli bilgiler verilir.[16]

Iı - Şeitî Hükümlerin Kaynakları

Ahkâm-ı Şer´iyye denilen dînî hükümlerin kaynağı, ilâhî bir esasa dayanan dînî delillerdir. Naklî olan bu delillere «EdiUe-i Şer´iyye» yani «Dînî Deliller» denir.

Dînî hükümlerin hepsi, ilâhî vahye dayanan şer´î delillerden öğrenilir. Bu hükümlerin hiçbiri beşerî bir eEasa dayanmaz. Bir fert veya toplumun koyduğu kanunlardan veya hukukî esaslardan alınmaz. Herhangi îslâmî bir hüküm tetkik edilirse, muti .ka ilâhi bir esa3a dayandığı ve kudsî bir karal : 2r taşıdığı görülür.

tslâmi hükümlerin kaynağı olan şer´î deliller; Kitap, Sünnet, fcmâ-i Ümmet ve Kıyâs-i Fukalıâ oîmak üzere dörttür. Ancak, îcmâ-i Ümmet ve Kıyâs-ı Fukahâ, esas itibariyle Kitap ve Sünnete istinad ettiğinden, Kitap ve Sünnet ilk iki mühim esastır. Sünnet ve diğer bütün şer´î deliller hakikatte, Kitabullah olan Kur´ân-ı Kerîm´deki ilâhî hükümleri keşfe ve izaha çalıştıklarından ve dâima O´na isti­nad ettiklerinden, Kitap, bütün şer´î (dînî) delillerin ash ve yegâne kaynağıdır. Bu sebeple Kitaba «Ashı´l - Usûl» yani «Asılların aslı» denilmiştir.

Müslümanlar arasında dâima hüccet, yani kesin delil olarak kabul edilmesi zarurî görülen şer´î deliller, yalnız ilâhî vahye daya­nan dînî nasslar, yani Kitap ile Sünnet´tir. Kitap ve Sünnet dâima delil olarak alınmıştır. Müctehid imamlar ancak, âyet-i kerîmenin veya hadîs-i şerifin bir hükme delâletini kat´î olarak bilemedikleri zaman, veya hükmünün mensuh olduğu gibi bazı hallerde Kitap ve Sünneti kesin delil olarak almayabilirler. Böyle bir özür bulunma­dıkça, bu iki kaynağa aykırı olan bir hükmü asla vermezler. Bu se­beple Kitap ve Sünneti, Kitab ve Sünnet olması itibariyle reddetmek küfür sayılmıştır.

Müctehidlerin icmâ´ı veya Fukahâmn kıyası ise, herhangi´ bir hiikme delâlette Kitap veya Sünnete dayanır.

Şimdi bu dört îslâmî kaynağı sırasıyla ve kısaca izah edeceğiz. [17]

1- Kitap

Kitap lügatte; her yazıya ve her yazılana verilebilen bir isim­dir. Fakat, müslümanlar arasındaki örfe göre Kitapdan kasıt, Allah Kelâmını ihtiva eden Kur´ân-ı Kerîm/dir. «Kur´ân» kelimesi aslın­da, «Ka-ra-a» fiilinden (Gufran gibi) mastar olup, «Kıraat» ve «Ti­lâvet», yani «Okumak» mânâsına gelir. Sonra «Kur´ân» adı; Hz. Muhammed (ş.a.v.)´e vahyolunan ve bize tevatür yoluyla naklolu­nan Allah Kelâmının mecmuu olan tamamı denmiştir. Böylece, mef´ûliyet ifade eden ve «Okunan» mânâsına gelen Mukaddes Kita­bımıza mahsus bir isim olmuştur.

Kelâm âlimleri Kur´ân-ı Kerim´i şöyle tarif ederler : «Allanıl Teâlâ´nın zâtıyla kaaim olan nefsî ise ilâhî bir mânâ olup, Hz. Muhammed (s.a.v.) e nazil olan ilâhî lâfza delâlet eder.» Bu tariften anlaşıldığına göre Kur´ân; Hak Teâlâ´nın Zatî sıfatla­rından olan Kelâm sıfatının bir tecellîsidir.

Usulü Fıkıh âJİmlerînin ıstılahına göre ise Kur´ân-ı Kerim : i «Hz. Muhammed (s.a.v.)´e Alîahu Teâlâ tarafından Cîbrîl-i ihmîn (Cebrail) vasıtasıyla inzal olunan ve bize bizzat Peygamberi-miztlen tevatür yoluyla aynen naklolunan mukaddes bir kitaptır.» [18] Kur´ân-ı Kerîm ilâhî bir tecelli olarak, tebdil ve tağyirden ma­sun, yani değişiklikten korunmuş olup, kıyamete kadar aynen mah­fuz kalacak ve muhafaza edilecektir. Nitekim Cenâb-ı Hak : «Mu­hakkak İd Kur´ân´ı biz indirdik ve O´nu mutlaka biz muhafaza ede­ceğiz.» [19] buyurmuştur.

Kur´ân-ı Kerîm, en yüksek edebî üslûb ve belagatı, en derin ve . en geniş mânâsı ile, lâfzan da, manen de ilâhi ve eşsiz bir mucize­dir. Bu yüce Kitap, beşeriyeti fert ve. cemiyet olarak refah ve saade­te ulaştıran her türlü inanç, amel ve ahlâk esaslarını ve her türlü sosyal nizamı ihtiva eden ilâhî ve mukaddes bir kaynaktır.

Kur´ân-ı Kerîm´in, bizzat Kur´ân´da sabit olan elliden fazla isim ve sıfatları vardır. En meşhurları :

Kitabullah, Kelâmullah, Fıırkân (Hakkı bâtıldan ayıran) Ten­zil (Azar azar indirilen), Zikr (Hatırlatan), Kitabul - Hakk (Doğ­ru ve gerçek kitap), Kitabu´l - Münir (Kalpleri ve fikirleri aydınla­tan kitap) ve iki kapak arasındaki sayfalar mânâsına gelen «Mus­haf»´tır.

Kur´ân-ı Kerîm 114 sûre 6236: bir rivayete göre de 6666 âyet­tir. Bu sûreler hep birlikte toplu olarak nazil olmayıp, hâdiselere, ihtiyaca ve hikmet-i Ilâhiyyeye uygun olarak, âyet âyet, sûre sûre nazil oldu. Milâdî 610 yılından başliyarak 23 sene, diğer bir riva­yete göre de 22 yıl 2 ay 22 gün devam etti.

İlk nazil olan âyet, «Alâk», sûresinin ilk beş âyeti, son nazil olan âyet ise, «Bakara» sûresinin 281. âyetidir. Sûre olarak ilk nazil olan «Fatiha» sûresi, son nazil olan da «Nâs» süresidir.

Bu sûrelerin en uzunu «Bakara» (286 âyet), en kısası «Kev­ser», (üç âyet) sûreleridir.

İslâm âlimlerinin muteber eserlerine göre özetlersek; Kur´an´-daki 114 sûreden 86 veya 93´üne Mekkî, 21 veya 28´ine de Medeni denir. Mekkî olanlar; Peygamberimizin Medine´ye hicretlerinden önce nazil olan ve îman ve inanç esaslarına taallûk eden kısa sûre­ler, Medenî olanlar ise; hicretten sonra Peygamberimizin Medine hayatları esnasında nazil olan amel ve ahlâka, sosyal hayata, ge­nel hukuka ve devlet nizamına taallûk eden sûre ve âyetlerdir.

Kur´ân-ı Kerîm Peygamberimize Cebrail Aleyhisselâm vasıta­sıyla nazil olunca, her âyet ve sûreyi bizzat ezberler ve yanında bu­lunan sahabîlerine okurdu. Onlar da kendilerine tebliğ edilen âyet ve sûreleri Peygamberimizin emri ile ezberler ve huzurunda yazar­lardı. Yazılan âyetlerin bir sureti Peygamberimizin evinde, diğer bir sureti de «Vahiy kâtipleri» denilen Sahâbîler tarafından muhafaza olunurdu. Peygamberimiz, Kur´ân-ı Kerîm´den başka hiçbir sözün yazılmasını emretmemiştir.

Böylece Kur´ân-ı Kerîm o zamanki imkânlara göre, kâğıt yeri­ne kullanılan ağaç kabuğu, deri, düz kemik ve taşlar üzerine yazı­larak muhafaza edilir ve ayrıca ezberienirdi. Nazil olan her âyetin hangi sûreye ait olduğunu ve tertibini Peygamberimiz Vahiy Kâ­tiplerine bizzat bildirirdi.

Vahiy Kâtiplerinin adedi üzerinde ihtilâfa düşülmüşse de, en sahih rivayete göre 29´dur. En büyükleri ve meşhur olanları; Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali ve Hz. Mııâviye ile Zeyd h. Sabit, Übey b. Kaab, İbni Abbâs ve tbni Mes´ud (Allah onlardan razı olsun) hazretleridir.

Parça parça inen Kur´ân-ı Kerîm´in bütün âyetleri, Sahâbîler tarafından kolayca ezberlenmiş, fakat Peygamberimizin sağlığında bir kitap haline getirilmemiştir.

Binlerce müslüman zatlar tarafından nakil ve rivayet olunan Kur´ân-ı Kerîm, ancak ilk Halîfe Hz. Ebu Bekir (rta.) zamanında, görülen lüzum üzerine ve Hz. Ebu Bekir´in bir emri ile, Vahiy Kâ­tiplerinden ve Ashab´m en çok itimadını kazanmış olan Zeyd b. Sâbit´in riyasetindeki büyük bir hey´et tarafından, sonsuz bir dik­kat ve itina ile toplanıp, tetkik ve tertip edilerek bir kitap haline getirildi.

Peygamberimizin bildirdiği tertip Üzerine yazılan ve «Mushaf» adı verilen Kur´ân-ı Kerîm, Hz. Ebu Bekir´e teslim edildi. Daha sonra II. Halîfe Hz. Ömer´e, O´ndan da III. Halîfe Hz. Osman´a teslim edilen Kur´ân-ı Kerîm, Hz. Osman´ın hilâfeti zamanında çoğaltıla­rak, genişleyen İslâm ülkelerinin mühim merkezlerine gönderildi. O günden bu güne kadar Kur´ân-ı Kerîm´in aslı aynen muhafaza edi­lerek çoğaltılmış ve ilâhî bir mucize olarak hiçbir değişiklik ve tah­rife uğramamıştır. En gerçek, en güzel ve en mükemmel olduğu mu­hakkak olan İslâm´ın Mukaddes Kitabı, işte böylece yazılmış, ço­ğaltılıp muhafaza edilmiş ve bütün Islâmî hükümlerin kaynağı ve en büyük delili olmuştur [20]

2 - Sünnet

Sünnet lügatte; iyi veya kötü herhangi bir ^ff mânâsına gel­diği gibi, hal ve âdet mânâsını da ifade eder. Hp

Usul-i Fıkıh âlimlerinin ıstılahına güne Sünnet/

Peygamber Efendimizin, Kur´ân-ı Kerîm´den hşjlta olarak sar-fettîkleri sözler, yaptıkları işler ve sükût ile karşıİâdıldarı şeyler-

A) Sünnet´in Nev´ileri :

îslâmî hükümlerin ikinci mühim kaynağını teşkil eden Sünnet,.

«Kavlî, Fiilî ve Takriri» olmak üzere üç kısımdır :

Kavtf Sünnet : Peygamberimizin söyledikleri «Hadîs-i Şerif» denilen sözlerdir.

Fiilî Sünnet: Peygamberimizin fii! ve hareketleridir. Fakat bu _ fiillerden; oturmak, kalkmak, yemek, içmek ve uyumak gibi tabiî olanlar, ancak bu işlerin mubah olduğuna delâlet eder. Bunlardan şer´î bir hüküm çıkarmak doğru olmaz. Uyku esnasında vâki olan şeyler ise, Peygamberimizin zâtına mahsus olan işler de böyle olup, ümmeti üzerine hüccet (kesin delil) teşkil eden ve dînî hükümlere kaynak sayılan Fiilî Sünnetler´den sayılmaz.

Takriri Sünnet ise : Peygamberimizin, huzurunda söylenen söz­leri veya yapılan işleri sükûtla karşılamak suretiyle, onları takrir etmesidir. Takrir, tesbit etmek mânâsına gelir. Red ve inkâr etmi-yerek sükûtla karşıladıkları şeylerin, Takrîrî Sünnet´ten sayılabil-mesi için, o,şeylerin ?meselâ puta tapmak gibi? münkerâttan ol­maması, yani, aslında kötü olduğu için kabul olunmayan şeyler cinsinden bulunmaması şarttır.

Kavlî Sünnete, «Hadîs» dendiği gibi, «Haber» veya «Eser» de denir. Hadîs´in çoğulu «Ehadîs», Haber´in çoğulu «Ahbâr», Eser´in çoğulu ise, «Âsâr» gelir.

Peygamberimizin Sünneti, îslâmî hükümlerin çıkarılıp elde edilmesinde Kur´ân-ı Kerîm´den sonra en mühim kaynak olarak ka­bul edildiğinden Ashâb-ı Kiram, Peygamberimizin sözlerini büyük bir dikkat ve itina ile zabt ve tesbit ederek ezberlemiş ve daha sonra gelenlere nakletmişlerdir.

Bu hadîslerin sübûtu, yani sabit olması ve daha sonra gelen­lere ulaştırılması, ancak nakil yoluyla olduğundan, İslâm âlimleri nakle son derece önem vermişler ve nakil konusunda en sağlam esasları ve en kuvvetli usulleri koymuşlardır. «Usul-i Hadîs» ilmini teşkil eden «Müstalâh el-Hadîs» ve «Nakd-i Rical» ilimleri, asrı­mızda dahi emsali görülmeyen titizlikte vücûda getirilmiştir. Hattâ diyebiliriz ki, yeni filozofların «Metodoloji» denilen «Metodlar İlmi» nde, rivayet ve nakil hakkında koydukları esaslar, İslâm hadîs ule­mâsının Hadîs nakleden râvileri tetkik ve tenkid hakkında koyduk­ları esaslara nisbetle çok sathî ve sönük kalır. Bu husus, Usul-i Hadîs ilmine ve Metodoloji´ye vâkıf olan âlimler arasında inkâr edilmeyen bir hakikattir.

İşte Peygamberimizden rivayet edilen bütün hadîsler, bu ten­kid süzgecinden dikkatle geçirilerek, herbirinin derecesi, her râvinin mertebesi tesbit edilmiştir. Yani, Peygamberin Sünneti diye ri­vayet edilen her şey, hemen kabul edilmemiş, hepsi de usulü ile tetkik ve tenkid edildikten sonra iîmî ölçülere uyanlar, Peygambe­rimizin Sünneti olarak kabul edilmişlerdir.

Peygamberimizin hadîsleri, «Sahihân» denilen Buhârî ve Müs­lim´de, «Sünen» denilen Tirmizî, İbn-i Mâce, Ebû Dâvûd ve Neseî gibi «Kütüb-i Sitte»´yi teşkil eden, en sağlam ve en muteber «Altı Hadîs» kitabında yer almıştır. îmâm-ı Mâlikin «MuvattaVı ve İni ânı-ı Ahmed´in «Müsned»´i de muteber hadis kitapları olarak ka­bul edilmiştir.

Peygamberimizin Sünneti de, Kur´ân-ı Kerîm gibi, İlâhî vahye dayanır. Çünkü Cenâb-ı Hak Sevgili Peygamberimiz hakkında şöy­le buyuruyor :

«O, nefsinin arzusuna göre konuşmaz. O´nun sözleri, kendine vahyolan sözlerden başka bir şey değildir.» [21]Yani Peygamberi­miz (s.a.v.)´in her sözü, ilâhî bir vahye dayanır.

Peygamberimiz (a.s.) .de :

«Allâhu Teâlâ bana Kur´ân-ı ve Hikmet´den de Ud mislini verdi» buyurmuşlardır.

Li Cenâb-ı Hakk Kur´ân-ı Kerîm´inde :

«Peygamberin size getirdiklerini alın, yapmanızı nıenettiklerine m yerin.» [22]Yani yasakladıklarım terkediniz.

«Her İdm İd, Peygambere itaat eder, Allah´a itaat; etmiş olur [23] buyuruyor.

Peygamber Efendimiz de, kendisinden görüldüğü gibi ibâdet edilmesini, Sünnetinin aynen alınıp tatbik edilmesini emrediyor.

Bunun içindir ki, ilâhî vahye istinâd eden Peygamberimizin Sünneti, Kur´ân-ı Kerîm´den sonra îslâm dinînin en büyük kayna­ğı Şer´î hükümlerin ikinci ilâhî kaynağı ve delili sayılmıştır.

Peygamberimizin Sünneti; Kur´ân-ı Kerîm´i tasdik eder; bil­dirdiklerini ise kuvvetlendirir veya onu tefsir ederek anlaşılması, zor ve müşkil olan kısımlarını açıklar. Muhtasar ve mücmel (yani kısa ve icmali) olanını tafsil edip açıklar; muhtemel (birkaç mânâ­ya ihtimalli) olanı tâyin eder. Mutlak olanı takyîd ederek kayıtla­dığı gibi, Kitabullâh´ın beyan etmediği cüz´î hâdiselerin hükümleri­ni de bizzat beyân ve tafsil eyler.

0 halde Sünnetin iki mühim vazifesi vardır

1- Kur´ân´ı tefsir ederek, ilâhî hükümleri açıklamak,

2- Gerektiği zaman müstakil olarak ahkâmı teşri´ etmek. Yani müstakil olarak dînî hükümler koymaktır.

Bu sebeple, Kitap esas ve ük ilâhî kaynak ise de, Sünnet onun. tefsiri ve tamamlayıcısı mahiyetindedir. Bu bakımdan Sünnet; aslı. olan Kitaba, Kitap da; tefsiri bulunan Sünnete muhtaçtır.

Dînî hükümler nakle istinâd ettiğinden, _ biraz önce belirtildiği üzere islâm bilginleri nakle son derece Önem vermişlerdir.

B) Hadis´in Çeşitleri :

Islâmî nakillerin ilmî delilleri üç asra (karn´a) göre takdir olunur.

Birinci asır Ashâb-ı Kiram devri, ikincisi onlara tabî olan (Ta­biîn devri), üçüncüsü de (Etba-ı Tabiîn) devridir.

Peygamberimiz (a.s.)´in hadisleri, hadisin senedini teşkil eden râvîlerin üç devirdeki durumlarına göre üç- kısma ayrılır :

a) Mütevâtir Hadisler : Bidayetten (başından) itibaren bu üç asırda yalan üzerinde birleşmelerini akim tecviz etmediği ve müm­kün görmediği çok sayıdaki topluluğun biribirinden rivayeten Pey­gamberimizden naklettikleri hadislerdir.

Miktarı az olan mütevâtir hadisler, kesinlik ifade eder. Yani zarurî ve kesin bir bilgi verir. Yakîn ifade ettiğinden, muktezâsıy-îa (gerektirdiği şeylerle) amel ve îtikad etmek her mükellefe vâ-

cibdir. Mütevâtir Hadisler, Kur´ân gibi Allah sözü olmamakla bera­ber, Allah´ın Resulüne inzal buyurduğu ilâhî bir hikmettir. Bu ba­kımdan, îman İle küfür arasında bîr mîyâr (ölçü) sayılmıştır.

Onun için, tevatürün bütün zor şartlarını ihtiva ederek (müte­vâtir) derecesine ulaşan ve bize -kadar öylece gelen bu gibi hadîs­lerin doğru ve kesin olduğunda şüphe etmek asla caiz değildir. Çünkü bu sözlerin, bizzat Peygamberlerimizden sâdir olduğu teva­tür yoluyla sabit olmuştur. Namaz, Oruç ve Hacc gibi ibâdetler ile» farz olan namazların rek´at adetleri, mütevâtir hadislerle tevâtü-ren sabittir.

b) Meşhur Hadisler : Önceleri (Âhâd) hadis durumunda ol­duğu, yani; Peygamberimizden bir veya birkaç kişi tarafından ri­vayet edildiği halde, daha sonra ikinci ve üçüncü asırlarda tevatür _derecesine ulaşarak şöhret bulan hadîslerdir. Bu gibi hadîsler aslın-´ da âhâd hükmünde olduğu halde sonra şöhret bulan ve yalan üze­rine "birleşmeleri aklen caiz olmayan büyük bir topluluk tarafından rivayet edilerek bize kadar böylece gelen hadîslerdir. Bunffn için «Meşhur Hadîs» adı verilmiştir.

Meşhur hadîsler aslında, bir veya birkaç kişinin rivayetine is­tinâd ettiğinden, zarurî ve kesin bir bilgi vermez. Ancak, Peygam­berimizin Ashabı, yalan söz söyleme töhmetinden uzak oldukların­dan, daha sonra tevatür derecesine ulaşan bu gibi meşhur hadîs­ler, kalbe itmi´nan verir. Meşhur hadisler, zarurî ve kesin bilgi ver­me derecesine yaklaştığından, onun muktezâsıyla amel etmek her mükellef için vâcibdir. Bu bakımdan hidâyet ile dalâlet (sapıklık) arasında bir mîyâr ve ölçü sayılagelmiştir.

Âhâd Hadisler : Peygamber Efendimizden bir veya birkaç emin kişi tarafından rivayet edilen ve üç asrın hiçbirinde tevatür dere­cesine ulasmıyan hadislerdir. Yani, Islâmî nakillerde esas olan ilk üç asrın hiçbirinde de, bir topluluk tarafından rivayet edilmeyen, fakat daha sonra müslümanlar arasında yayılan hadislerdir.

Âhâd hadislerden, metin ve sened (râvîler silsilesi) bakımın­dan belirli şartları taşıyanlara (Makbul), bu şartları taşımayanlara da (makbul olmayan) hadisler denilir.

Metin ve râvîler silsilesindeki şartları hâiz olan makbul hadis­lerle, muhtar olan rey´e göre, yalnız amel etmek vâcibdir. Çünkü bu gibi hadisler zanna dayandığından, kesin bilgi vermezler. Bu sebeple de îtikad meselelerinde delil olarak kullanılmazlar

Âhâd hadislerden makbul olanlara, (Sahih) ve (Hasen), mak­bul olmayanlara da» (Zayıf) hadisler adı verilir.

Sahih Hadisler; senedi muttasıl, râvîleri âdil ve tam zabıt olan hadislerdir. Yani bir hadisin sahih olabilmesi için :

a) Hadisi nakleden râvîler silsilesinin birbirine istinâd ederek (dayanarak) Peygamberimize kadar devam etmesi,

b) Râvîlerin hepsinin âdil, yani bulûğa ermiş, âkil, miislüman, dâima adaletle hareket eden, kötü hallerden uzak, dürüst ve fazi­letli kişiler,

c) Râvîlerin hepsinin zabıt, yani işittiğini değiştirmeden nok­sansız olarak aynen nakleden, hafızası kuvvetli kişiler olması lâ­zımdır.

Sahih hadislerdeki üç esas; ittisal, adi ve zapt-ı tam´dır.

Hasen Hadislerin de; senedi muttasıl, râvîleri âdil ise de, sahih hadislerde olduğu gibi râvîleri (zabt-ı tâm) sahibi olmayıp, yalnız zabıttırlar. Yani Hasen Hadisler, ittisal ve adalet bakımından Sa­hih Hadisler gibi olup, yalnız (zabıt) cihetinden sahih hadislerin derecesinden aşağıdır. Fakat hasen hadisler de, sahih hadisler gibi amel bakımından muteber olan ve muktezâsı ile amel edilmesi ge­reken hadislerdir.

Zayıf Hadisler ise, kendisinde sahih ve hasen hadislerde bulu­nan «ittisal», «adalet» ve «zabt» sıfatlan bulunmayan hadislerdir.

Zayıf hadisler amel hususunda muteber değil ise de, bu gibi hadislerin mânâsiyle müslümanlar amel edegelmişlerse, o vakit bun­larla amel caiz olur. Böyle olan hadisler, akâid ve ahkâm mes´ele-lerinde rivayet edilemezse de, vâ´zlarda iyi ve güzel işlere teşvik gayesiyle zikredilebilir. Fakat râvîlerin, yalanla, fahiş hatalarla müt-tehem olmamaları ve böyle hadislerin Peygamberimizden sâdır ol­duğu hususunda kati bir inanç beslemek şarttır.

d)´Mevzu Hadisler : Bir de bütün bu hadis nevileri dışında, hakikatte «hadîs» olmayan, Peygamberimiz tarafından söylenmedi­ği halde, kötü ve bozguncu gayelerle veya mutaassıb düşüncelerle vazedilen «uydurma» sözler vardır İd, bunlara ıstılahen «Mevzu Hadisler» denmektedir.

Bu gibi, uydurma olduğu her bakımdan anlaşılan sözleri «ha­dis» diye rivayet etmek haramdır. Mevzu´ olduğu bilmen sözler, va´z

esnasında, iyiliğe ve fazilete teşvik gayesiyle dahi söylenemez. An­cak, mevzu´ olduğunu ilân ederek, halka bildirmek gayesiyle riva­yet edilebilir.

Bîr hadîsin mevzu´ olduğunu bildiren birçok alâmetler (işaret­ler) vardır. Başheaîan :

1- Metinde, Peygamberimizin Sünnetine sarih olarak aykırı olan sözler bulunması,

2- Ahlâkı esaslarla bağdaşmayan sözler bulunması,

3- Havâss-ı selîmenin (Sağlam duyuların) yalanladığı iddia­lar bulunması,

4- Metinde gülünç ve müstehcen sözler bulunması,

5- Hadisin metninde ifade ve mânâ bakımından rekâketli (dolaşık), sözler bulunması,

6- İfadede Ölçüsüz ve taşkın medihler, kötülemeler bulun­ması,

7- Râvîsinde yabancı, âdil ve makbul olmayan kimselerin bulunması...

Bütün bu sebeplerledir ki, Peygamberimiz yalnız Kur´ân-ı Ke-rîm´in yazılmasına izin vermiş, kendi sözlerinin yazılmamasım şu sözleriyle istemiştir :

«Benim ağzımdan Kur´ân´dan başka hiçbirşey yazmayınız. Kur´ân´dan başka birşey yazmış olan kimse varsa onu silsin. An-cak, yazmaksızın, benden dilediğiniz gibi rivayet ediniz, bunda hiç­bir beis yoktur. Bir de bile bile kim bana isnat ederek yalan uydu-rursa, Cehennemdeki yerini hazırlasın» [24]

Bu emir gereğince, Peygamberimizin hadisleri, zamân-ı risalet-lerinde yazılmamış, Sahâbîler tarafından ezberlenerek ağızdan ağıza nakledilmiştir.

Peygamberimizin hadisri, ilk önce Emevî Halîfelerinden Ömeij b. Abdülâzîz (vefatı H. 101)´in emriyle toplanmaya başlanmış, yüz-j lerce divanlar kurularak, îtikâd ve amele ait çeşitli konularda bin] lerce hadîs tahriç olunmuştur. Bilâhare Hadîs ve Usul-i Hadîs ilim-! leri gelişerek, yukarıda izah ettiğimiz veçhile (Kütüb-i Sitte) denil len müslümanlarm en kıymetli ve en muteber Hadîs kitapları vüi cüda getirilmiş ve böylece İslâm dîninin, ikinci büyük kaynağı dâ tesbit edilerek, Peygamberimizin sahîh hadîsleri, tağyir ve tebdilj. den mâsun kalmış değiştirilip bozulmaktan korunmuştur. [25]

3- Kıyas

Kıyasın,´ mahiyyet, derece ve kısımlarını izaha geçmeden önedr önemli gördüğümüz bir hususu açıklamak isteriz. Şöyle ki :

İslâm dîninde, Şer´î hükümlerin ilk ve esas kaynağı; Resulul-lah Efendimize âyet âyet inzal buyurulan Kitabullâh, yani Kur´ân-|ı Kerîm´dir.

Peygamberimiz zamanında Şer´î (Dînî) hükümler, Kur´ân-ı Ke-rîm´den ahnırdı. Peygamberimiz (s.a.v.) kendisine vahyolunan biı âyetleri izah buyurur ve Ashabına Murad-ı îlâhî´yi, yani Yüce Al­lah´ın ilâhî muradını yine vahye dayanarak açıklardı. Yukarıda be­lirtildiği veçhile, Peygamberimizin sözleri Kitabullâh´m bir tefsiri mahiyetinde olduğundan, vahiy ve ilhama dayanan Sünnet-i Ra-sulullah da, Edille-i Şer´iyyeden, yani dinî hükümlerin kaynakla­rından sayıldı Böylece Sünnet, Dînî Hükümlerin ikinci büyük kay­nağı oldu.

Peygamberimiz Aleyhisselâm´m âhirete irtihalinden sonra, ilâ­hî vahiy de sona ermişti. Gerçi Kitap ve Sünnet´de her şeyin esası vardı. Fakat bu ilâhî hükümler, umûmî kaideler (genel kurallar) ve esaslar olduğundan, zamanın teceddüdü yani yenilenmesiyle, te-ceddüd ederek yenilenen cüz´î ve fer´î hâdiselerin hepsine de açık olarak delâlet etmiyor, karşılaşılan yeni hâdiseler hakkında, Kitap ve Sunnet´te sarih bir naaş bazan bulunmuyordu. Bu sebeple, bu gibi yeni hâdise ve muameleler hakkında ictihâd yoluyla hükümlere ih­tiyaç hâsıl oldu. Bu da ancak, mevcut naslardan faydalanılarak, hük­mü bilinmeyen cüz´î hâdiseleri, hükmü bilinenlere kıyaslamak sure­tiyle, yani bir nevi ictihâd île olabilirdi. Böylece ictihâd ve kıyasa lü­zum hâsıl oîdu. Cenâb-ı Hak´km [26] :

gibi ilâhî Hitapları da, akla değeı1 vererek onu vazifeye davet edi­yor, itibar ve kıyas ile emrediyordu. Bu sebeple, Peygamberimiz (a.s.) zamanında dahi Ashabın büyükleri, hakkında sarih (açık) dînî nass vârid olmayan mes´elelerde, kıyas ile mislini misline mukayese su­retiyle şer´î hükümler elde ederlerdi. Çünkü Peygamberimiz buna izin vermişlerdi.

îşte böylece «Kıyas», şer´î Deliller´in üçüncüsü sayılmıştır.

Sonra; Kitap ve Sunnet´te Öyle deliller vardır ki, bunlar muay­yen bir mes´eleye kat´î olarak değil, zannî olarak delâlet ederler. Bu gibi naslardan Şer´î hüküm çıkarmak, ?zorluğuna binaen? her­kes için kolay olmaz. Halbuki bir asırda yaşayan müctehidler, muay­yen bir hükümde birleşir ve ittifak ederlerse, bu ittifak mutlaka Şer´î bir delile, yani Kitap ve Sünnet´teki bir nass´a dayanacağın­dan, «İcma1» da Şer´î delillerden biri olarak kabul edilmiştir.

Böylece Kıyâs ve İcma´, Şer´î dellilerin ilk iki esası olan Kitap ve Sünnete istinâd ettiğinden, Ehl-i Sünnet ülemâsınca Şer´ı Delil­lerden sayılmıştır.

Lüzumlu ve faydalı gördüğümüz bu açıklamadan sonra, evvelâ Kıyâs´ın lügat ve ıstılah mânâlarını, daha sonra mahiyet ve dere­cesini izaha geçebiliriz :

a) Kıyâs´ın Lügat ve Istılah Mânâları:

Kıyâs lûgatta : «Takdir» ve «Müsavat» mânâlarına olup, bir şeyi diğer bir şeyle ölçmek demektir. Araplar; «Kâse eş-şey´e biş-şey´i» derler ki : «Birini diğerine müsavi kıldı [27] demektir,

Istılahta ise Kıyâs : Şer´î bir delil üe daha önce sabit olan bir şey hakkındaki dinî hükmün mislini (aynını), müşterek bir illet sebe^ vasıtasıyla, diğfer bir şeyde izah etmektir [28]

Yani; «Asıl» denilen bir şeyde, Kitap veya Sünnet ile sabit olan dînî bir hükmü, «Fer» denilen yeni bir şeye, aralarında bulunan müşterek illete (sebebe) dayanarak teşmil etmektir. Böylece, aslın­da mevcut olan bu müşterek hükmü, müşterek illete (sebebe) binâen, yeni hâdisede izhâr etmek ve kapalı olan hükmünü açığa çıkarmak­tır.

Meselâ; dinen şarap içmek haramdır. Bu hüküm (yani hür­met), dînî bir nâssla sabittir [29] Bu hükmün illeti de, «Sarhoşluk» (sekr) ´dur.

curada şaraba «Asıl» denir. Çünkü hakkındaki dînî hüküm Âyet-i Kerîme ile sabittir. İçilmesinin haram olması ise : Şer´î bir delil ile sabit olan dînî bir «Hüküm»´dür. İçene sarhoşluk vermesi de, bu hükmün «illeti», yani delilidir.

Şimdi bu hükmü, hakkında nass (Şer´î bir delil) vârid olma­yan yeni bir şeyde izhâr edeceğiz :

Meselâ : Rakı, Bira, Viski ve Votka´da... Bunlara (Fer*) denir. Çünkü rakı, bira, viski ve votka da, şarap gibi içiliyor ve içeni sar­hoş ediyor. O halde «Asıl» denilen şarap ile, «Fer´» denilen bu yem içkiler arasında müşterek bir illet var. Ö da; bu içkilerin hepsinin az veya çok sarhoşluk vermesidir.

Bu misâlde; asıl denilen şarabın hükmü, dînî bir nasla sabit­tir. Bu hüküm; şarabın (haram olması)´dır. Bu hükmün illeti olan sarhoşluk vermesi, şarap ile diğer yeni içkiler de müşterektir, işte böylece; şarap hakkında Âyet-i Kerîme ile sabit olan dînî hüküm, bu yeni içkiler hakkında da sabit olmuş olur.

Bu misâlde; yeni içkileri, hakkında dînî delil vârid olan ve hük­mü bilinen şarap ile kıyaslamak suretiyle, sarhoşluk veren bu içki­lerin de dînî hükmünü Öğrenmiş olduk. Ancak, bu misâlde de gö­rüldüğü veçhile, Kıyas, dînî kesin nass´larla sabit olan itikad ve ibadet konularında değü, (fer´î) adı verilen cüz´î fikhî mes´eleler-de oldu. Çünkü, kesin nass´larla sabit olan dînî aslî hükümlerde iç­tihada lüzum ve izin yoktur. Nitekim Mecelle´de; «Mevridi´n - nass´ta içtihada mesağ yoktur» denmiştir.

b) Kıyâs´m Rükünleri :

Yukarıdaki misâlden de anlaşılacağı veçhile, Kıyas´ın rükün­leri dörttür :

Birincisi : Asıl, Makîsun´ - aleyh´dir. Şarap içmek gibi.

ikincisi : Fer1, Makîs´tir. Rakı içmek gibi.

Üçüncüsü: Şer´î hükümdür. Şarap hakkında nass ile sabit olan hürmet (haram oluş) gibi.

Dördüncüsü : Illet´dir. Asıl hakkında verilen dînî hükmün sebe­bi olup, asıl ile fer´ arasında müşterek olan vasıftır. İskâr (sarhoş­luk vermek) gibi..

Müctehidin en mühim vazifesi, bu illeti bulup tesbit etmektir.

Görüldüğü üzere kıyâs, dînî hükümleri doğrudan doğruya ve müstakil olarak isbat eden Şer´î bir delil olmayıp, Kitap ve Sünnet île sabit olan bir hükmü, müşterek bir illet vasıtasiyle yeni bir şey­de (hâdise veya mahalde) izhâr eden, yani kapalı olan bir hükmü açıklayan bir delildir.

c) Kıyas´ın Nev´ileri :

Kıyâs, dînî hükmün illetinin durumuna göre iki türlüdür :

Birincisi : Kıyâs veya Kıyâs-ı Celi denilen açık kıyâstır. Mut­lak kıyâs sözünden, bu açık kıyâs kasdolunur. Eğer kıyâsın illeti (hükmünün sebebi) açık olur ve müetehid tarafından kolayca anla­şılırsa, bu kıyâsa «Celî (Açık) Kıyâs» denir.

İkincisi ise; illeti kapalı (hafi) olan kıyâstır k\, bu kıyâsa «Kıyâs-ı Hafî» veya «İstihsâli» adı verilir. i

Kıyâs; Sahâbe´nin, Tâbiî´nin, Fıkıh ve Kelâm âlimlerinin cum­huru (çoğunluğu) nazarında, Şer´î delillerden biri olup, dînî hüküm­leri isbat eder [30] Fıkıh âlimlerinin büyük çoğunluğu kıyâs ile amel ederler. Kıyâsın illeti mansûs, yani dînî bir nass ile sabit ise o kıyâsa, «Delil-i Kat´î», değilse «Belil-i Zannî» denir. Kıyas´ın dînî bir hüccet, yani kesin bir delil olduğunu inkâr etmek, küfrü gerek­tirmez.

Nazzâm, Şîâ ve Mû´tezile mezhebinden bazıları, Kıyâsın, Şer´î bir delil olduğunu kabul etmezler.

d) tctihad, Müctehid ve İçtihadın Şartlan : tctihad ve müctehîd ne demektir?

Kıyâs ile dînî bir hükmü anlayıp elde etmek,K|r ictihad işidir.

Ictîhad lügatte; cehd ve gayret ederek zabmflf katlanmak de­mektir.

Istılahta ise; fer´î olan dînî bir hükmü, anlayıp ortaya koymak hususunda, bütün takat ve kudreti daha fazlasından acz hissedecek derecede sarfetmektir.

Kat´î (kesin) delillerle sabit olan ve hiçbir zaman değişmeyen î´tikad ve amel esasları, ictihad mevzuu olamaz. Bu sebeple tarif­te; «Fer´î olan dînî bir hükmü» denmiştir. Çünkü, l´tikad ve amel esasları ile, dînî olmayan aklî veya hissi hükümler, bir müctehidin üzerinde çalışacağı mes´eleler değildir.

Müctehid diye; fer´î olan dînî hükümleri, kaynaklarından fay­dalanarak elde etmeye muktedir olabilecek dînî bilgilerle müceh­hez, meleke sahibi, âkil ve baliğ olan miislüman kimseye denir. Müc­tehidin, içtihadı esnasında beşerî imkân ve takatinin tamamını acze düşecek derecede harcaması şarttır.

İçtihadın şartları ise :

1- Amelî hükümlerle (yani Fıkıhla) ilgili âyet ve hadîsle­rin lügat ve ıstılah mânâlarım ve herbirinin kısımlarını,

2- Kitap ve Sünnet arasında müşterek olan hâs ve âm, hafî ve müşkil, hakikat ve mecaz, ibare ve işâre gibi naslann (dînî de­lillerin) hususiyetlerini,

3- Hadîslerin metinlerini, senetlerini, mânâya delâlet eden edebî inceliklerini,

4- Nusus-ı îslânıiyenin nâsih ve mensûhunu,

5 - Icma´ olunan hükümleri, Kıyâsın usûl ve metodunu, Usul-i Fıkıh ilminde bildirildiği şekilde bilmektir.

Bu şartlara sahip olan bir müctehidin fetvasının hüsn-i kabule mazhar olabilmesi için de, adaletle muttasıf bir zât olması lâzım­dır. Çünkü dinde, fâsık olan bir kimsenin sözü makbul değildir [31]

4- İcma´

İslâm dînimde hüccet, yani dînî kesin delil olarak kabul edilen Şer´î delillerden biri de; herhangi bir asırda yaşayan İslâm Mücte-hidlerinin, dînî bir hükümde ittifak etmeleridir.

a) Icma´in Lügat ve Istılah Mânâları:

«Kıyâs» gibi, Kitap veya Sünnete istinâd eden «lcma»´a niçin lüzum hâsıl olduğuna ve niçin Şer´î Deliller´den sayıldığına yukarıda işaret etmiştik. Şimdi, İcma´ın lügat ve ıstılah mânâlarım, nevi ve derecelerini kısaca izah edeceğiz :

tema´, Arapça bir kelimedir. Bu dilde icma´, iki mânâda kulla­nılır :

1- Azim ve kasıt mânâsında. Çünkü Araplar : «Ecmaa Fü-

lânün alâ el-Hacci» derler ki; «Fülân hacc´a gitmeye azmetti» de­mektir.

2- İttifak mânâsında. Nitekim Araplar :«Ecma el - Kavmu alâ keza» derler ki; «Millet şu mes´elede ittifak etti» mânâsına gelir.

Bu her iki kullanışta da, cenı´etmek ve toplamak mânâsı var­dır. Çünkü azimde his ve duygular, ittifakta da reyler toplanır [32]

Istılahta ise tema : «Peygamberimizin vefatından sonra, her­hangi bir asırda, o asırda yaşayan İslâm MBctehidlerinin, dînî bir hüküm üzerinde ittifak etmeleridir.» [33]

O halde İcma´da en mühim esas; İslâm Müctehidlerinin ittifak­larıdır. Icma´, ictihadlann birleşmesidir. İctihad ise, dînî bir ihtisas işidir. Herhangi bir asrın müctehidleri, o asrın kemâlini, ilim ve ir­fanını temsil ettiklerinden «Ümmet-i Kâmile» hükmündedirler. Bu sebeple ittifaklarına da «İcma-ı Ümmet» denmiştir.

Şimdi, yukarıdaki tarifi biraz açıklayalım :

Tarifteki «ittifak´tan maksat»; îtikâdda, veya sözde, veya ful­de, veya sükûtta birleşmektir.

«Müctehidlerin ittifakı» kaydı; icmâın, ancak müctehid derece­sinde olan Fakihlerin ittifakıyla hâsıl olacağına, halkın ittifakının, veya halktan muayyen bir sınıfın, veya bazı müctehidlerin ittifak­larının «İcma´» hükmünde olamıyacağına delâlet eder.

Bu sebeple, âlimlerin büyük çoğunluğu nazarında; Hülefâ-yı Râşidinin, veya Medîne Ehlinin, veya Peygamberimizin Ehl-i Bey­tinin ittifakları, îcma´ sayılmaz. Bu sayılan zevatın ittifakları îcma´ hükmünde olmamakla beraber, sözleri dînî bir nass´a istinâd etme­si bakımından, amel eclümesi gereken bir hüccetdir. Yani kesin bir delildir.

Müctehidlerin «islâm» olması şartı; icma´ın ancak müslüman-lara mahsus bir delil olduğuna, geçmiş milletlerin ittifaklarının, müslümanlar için bir delil teşkil etmiyeceğine işarettir.

«Herhangi bir asırda, o asırda yaşayan...» kaydından; herhan­gi dînî bir mes´elede icma´ın, yalnız o asır müctehidlerinin ittifa­kıyla vâki olacağı anlaşılır. Çünkü her asırda yaşayan bütün müc­tehidlerin ittifakı şart koşulsaydı, icma´ın vâki olması imkânsız hale gelirdi.

«Peygamberimizin vefatından sonra» kaydı da; Peygamberimi­zin zamanında icma´ın mevzuubahs olmadığına işarettir. Çünkü Pey­gamberimizin sözü veya fiili müstakil bir delildir. Bu sebeple, Sa­habe ile ittifaka lüzum yoktur. Yalnız Sahâbe´nin ittifakına, Pey­gamberimiz muhalif ise, ona icma´ denemez.

Ve nihayet tarifteki «dînî bir hüküm» kaydı; dînî olmayan mes´elelerde varılan ittifaka icma´ denmiyeceğini açıklar [34]

O halde, icma´, Peygamberimizin Âhirete irtihâlinden (vefatla­rından) sonra vâki olan dînî bir delildir. îslâmda ilk icma´, Hz. Ebu Bekir (r.a.)´in hilâfet makamına seçilmesi hususunda vâki olmuş­tur. Fakih olmayanlar, veya fâsık olanlar icma1 ehlinden sayılmaz­lar. Ulemânın ittifakına göre; kesinlik ifade etmeyen icma´ın, hüc­cet (kesin delil) oluşunu inkâr etmek, küfrü gerektirmez. Ancak, üzerinde icma´ (yani ittifak) olunan şeyi inkâr etmek, küfrü ge­rektirir [35]

b) İcma´ın Rükünleri :

Yukarıda açıkladığımız tariften de anlaşılacağı veçhile, Usulü Fıkıh ulemâsı «Sarih icmaVın dört rüknü ihtiva etmesi gerekti­ğini söylemişlerdir ;

Birincisi : îcma´a konu olan dînî mes´ele veya hâdisenin vuku bulduğu asırda, birden fazla «Müctehid»´in mevcut olmasıdır. Hiç­bir müctehid bulunmazsa veya tek bir müctehid mevcut olursa, o asırda Şer´an icma´ akdolunamaz. Zira icma´da ittifak şarttır. Bu­nun için de, bir fetva veya hüküm üzerinde ittifaka varacak birden fazla Müctehid´in bulunmas zarurîdir. Peygamberimiz (a.s.) zama­nında icma´ın vâki olmaması, Peygamberimizin sözünün veya fiilinin, müstakil Şer´î bir delil hükmünde olmamasındandır. Nitekim, «Sün­net», Şer´î (dînî) delillerin ikinci rüknüdür.

İkincisi : Hâdise veya mes´elenin vukua geldiği asırda yaşayan bütün Müslüman Müctehidler´in, (memleket ve milliyet farkı dikkâ­te alınmadan) ittifak etmeleridir. Bu husus, icma´ın aynı ´´amanda bir şartı sayılır.

Bu esasa göre; bir veya iki ülkenin, meselâ, yalnız Mekke ve Medine, veya yalnız Mısır ve Hicaz Müctehidlerinin ittifakıyla şer´an icma´ meydana gelmez. Çünkü icma´ın ikinci rüknü, hâdise zama­nında yaşayan islâm Dünyasının bütün Müctehidlerinin ittifakıdır. Miîctehidlerin ekserisinin hükmü, usulcülerin çoğuna göre, dînî bir hüccet sayılır.

Üçüncüsü: İttifakın; Müctehidlerin her birinin, söz konusu dînî mes´ele hakkındaki re´yini (görüşünü) açıkça söylemesi suretiy­le meydana gelmesidir. Bu da, verilen fetva veya hüküm (karar) lerir* birleştirilmesi şeklinde olabileceği gibi, açıklanan görüşlerin toplanması sonunda ittifakın (fikir birliğinin) ortaya çıkması veya akdolunan bir kongreye gelen muasır bütün İslâm Müctehidîeri´nin yaptıkları müzakere ve fikir teatisi sonunda söz konusu dînî mes´e­lede görüş birliğine varmaları ve bunu müşterek bir karar halinde* açıklamaları şeklinde olabilir.

Dördüncüsü: Bütün Müctehidlerin vardıkları dînî hüküm bir» yani aynı olmalı ve bu husustaki ittifak, fiilen gerçekleşmelidir. Va­rılan hükümde ayniyet, yani birlik olmazsa, iema1 meydana gelmez. Eğer çoğunluğun ittifakına, az da olsa bazı müctehidlerin muhale* fet ettikleri anlaşılırsa, icma´ da aranan mutlak ittifak fiilen ger­çekleşmez, binnetice icma´ da tahakkuk etmiş olmaz. Çünkü azın­lığın görüşünün doğru, çoğunluğun vardığı hükmün yanlış olması ihtimali vâriddir. Bu sebeple, çoğunluğun ittifakı, «zannî bir hü­küm» olacağından, «dînî kat´î (kesin) bir hüccet» sayılmaz.

Bu dört rüknü ihtiva eden icma´, mutlaka dînî bir nass´a isti-nad edeceğinden, kat´iyyet ifade eden «Şer´î bir kanun» hükmün­dedir, îtikad ve amelde uyulması gerekir, karşı çıkılması caiz de­ğildir. Böyle sarih bir icma´ ile hükme bağlanan bir dînî mes´ele, sonraki asırların birinde yaşayan Müctehidler tarafından tekrar ic-tihad konusu yapılamaz [36]

c) îcma´m Nev´ileri :

îcma´ ild yoldan biri ile vâki olduğundan iki nev´idir. Bunları şöyle özetleyebiliriz :

1- Azimet yolu ile vukua gelen Sarih tema´ :

Bu icma´; bir asırda yaşayan bütün müctehidlerin dinî bir mes´ele üzerinde aynı sözü söylemek, veya aynı hükmü vermek, veya aynı şekilde hareket etmek suretiyle ittifak etmeleridir. Zor

vâki olan bu gibi icma´lara, «Sarih icma´» dendiği gibi; «Kavîî» veya «Amelî icma´» da denir. Bu nevi icma´lar kat´iyyet, yani kesin hüküm ifade eder.

2- Ruhsat yolu ile vâki olan Sukûtî îcma :

Bu icma´ ise; bir asırda yaşayan Müctehidlerin bazısının dîni bir mes´ele üzerinde söz veya amelle yaptıkları ittifakı, o asrın diğer miîctehidleri duyunca, bir mâni olmadığı halde, kâfi sayılan bir müddet içinde itiraz etmiyerek, rızalarına delâlet eden sükût ile kar­şılamaları suretiyle akdolunan icma´dır. Bu gibi icma´lar daha ko­lay vâki olursa da, kat´iyyet ifade edip etmediği ihtilaflıdır. Hattâ bunu icma´ olarak kabul etmiyenler de vardır. Bu yolla yapılan icma´lara «Sukûtî» veya «Zımnî» icma´ denir. Kat´iyyet ifade eden birinci nevi icma´ karşılığı olarak bu nevi icma´a, zan ifade ettiği için, «Zannî icma´» adı da verilir [37]

d) tema´m Dereceleri :

îcma´ın akdolduğu devir ve ittifak eden Müctehidlerin müslü-manlar nazarındaki derecelerine göre, icma´ın dört derecesi vardır :

1- Sahâhe-i Kiramın ve Hulefâ-i Râşidin´in sözleri veya amel­leri ile yaptıkları «Sarih icma*» dır. Bu icma´, bize tevatür yoluyla Cumhura (Ulemânın Ekserisine) göre ise, bu son sayılanların hiçbiri «icma´» hükmünde değildir.

2- Sahâbe-i Kiramın sukûtî icma´larıdır. Bu icma´, Hanefile­rin ekserisi nazarında kesin bir icma´ ise de, İmâm-ı Şafiî´ye, Dâ-vûd-ı Zâhirî´ye ve Ebû Bekr el-Bâkillânî´ye göre icma´ olmadığı gibi, dinî bir delil de sayılmaz.

3- Sahabeden sonra» «üzerinde ihtilâf vâki olmadan» yapı-laa bir icma´dır. Bu icma´ tevatür yolu ile sabit olmuşsa, kat´iyyet ifade eder. İmâm-ı Ahmed´den bir kavle göre Sahabe devrinden son­ra «İcma´» mümkün değildir.

4- Sahabeden sonra üzerinde İhtılar vâki olduğu halde, daha sonra hâsı) olan icma´dır.

Bu suretle vâki olan. ittifakın icma´ olup olmadığı hususu, Usul uleması arasında ihtilaflıdır. Meselâ : İmâm-ı Âzam´a, bazı Şafiî´­lere ve Hadîs âlimlerine göre; «geçmişteki ihtilaf, gelecekteki itti­faka mâni teşkil eder.» İmâm-ı Muhamnıed´e ve bazı âlimlere göre ise; «geçmişteki ihtilâf, gelecekteki ittifaka mâni değildir.» [38] Bir veya iki müetehidin ihtilâfı, bazı Usul âlimlerine göre icma´m vukuuna mâni değil ise de, Cumhur nazarında mâni teşkil eder. Fakat Müctehidlerin ekserisinin ittifak ettikleri hüküm, dînî bir hüccet sayılır [39]

Her icma´ dînî bir nass´a, veya mânâsına, yani mutlaka şer´î bir esasa istinâd ettiğinden, bütün nev´ileri kıyâstan daha kuvvet­lidir.

Sarih icma´, kesinlik ifade eden dînî bir nass gibi, şer´î bir hük­mü isbat eden kat´î (kesin) bir -delildir.

e) îcma´ın Dînî Hüccet Oluşunun Delilleri :

Bütün îslâm Müctehidlerinin ittifak ettikleri bir hüküm, tem­sil ettikleri «îslâm Ümmeti»´nin hükmü sayılır. İslam Ümmeti´nin hatadan masun olduğu hususu, aşağıdaki âyet-i kerîme ve sahîh hadislerle sabittir. Nitekim :

1- Hak Teâlâ Kur´ân-ı Kerîm´de şöyle buyuruyor :

«Ey îman edenler! Allah´a itaat edin. Peygambere ve sizden olan emir (buyruk) sahiplerine de itaat edin.» [40]

Bu âyeti kerîmecfe geçen «Ulu´l Emr»´den maksat; din işlerin­de söz sahibi olan Müctehidler ve âlimler ile, müslümanların dün­ya işlerinde söz ve hüküm sahibi olan müslüman devlet ve hükümet adamlarıdır [41]

2- Bu konuda Peygamberimiz (s.a.v.) iki sahîh hadisinde şöyle buyuruyor :

«Ümmetim, dalâlet (ve hata) üzerinde ittifak etmez.»[42]

«Müslümanların iyi gördüğü şey Allah indinde de iyidir.»[43]

İşte, İslâm Ümmetini temsil eden bütün Müctehidlerin vardık­ları ittifaklar, Peygamberimizin hadislerine göre, hata ve dalâlet olamaz. O halde böyle bir ittifak, hak ve gerçeğe delâlet eden

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <img> <b> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimlendirme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Anket

Kitap okuyor musunuz?:

Son yorumlar