Ebu Hanife En-Numan -2

«Deha ve zekâsından eşsiz parıltılar»

«Ebu Hcmîfe en-Numan Allah´ın horam kıldığı şeylerden çok sakınır, çok su­sar ve devamlı düşünürdü».[1]

Ebu Hanîfe en-Nu´man, arkadaşlarıyla birlikte oturmakta olan imam Malik´in yanına girmişti. Ebu Hanîfe yanından çıkınca Malik arkadaş­larına dönüp:

«Bunun kim olduğunu biliyor musunuz?» dedi. Onlar: «Hayır» diye cevap verdiler. Malik: «Bu, en-Nu´man İbn Sabit´tir.

Bu adam, şu direğin altın olduğunu söyleseydi, bu söylediğine deli! getirir ve direk öyle çıkardı».

İmarrr Malik Ebu Hanîfe´nİn delil getirme gücü, pratik ve keskin zekâsı hakkında söylediği sözlerde mübalağa etmiyordu.

Tarih ve siyer kitapları onun rey (görüş) ve akîde (İnanç) konu­sunda düşmanlarına karşı olan davranışlarıyla ilgili haberlerle doludur.

Bunları´n hepsi, imam Malik´in tarif ettiği şeyin doğruluğuna delâ­let eden şeylerdir. Gerçekten size, önümüzdeki toprağın altın oldu­ğunu iddia etse artık sizin için onun delilini kabul etmek ve iddiasına teslim olmaktan başka çareniz kalmazdı.

Hele o hakkı savunup onun için mücadele ettiğinde nasıl olur­du, düşünebiliyor musunuz?

Bununla ilgili hadiselerden birisi şöyledir: Kûfeli bir adam sapıt-mıştı.

O, bazı insanların gözünde itibarlı, onlar tarafından kabul edilen bir sözün sahibiydi.

Adam şunu ileri sürüyordu: «Osman İbn Affan aslında bir yahu-diydi.

İslâm´dan sonra da yahudiliğîne devam etmişti...»

Ebu Hanîfe bu sözü duyunca ona gitti ve şöyle dedi:

«Kızını arkadaşlarımdan birine istemek için sana geldim».

O da: «Hoşgeldin, safa geldin...

Senin gibisinin isteği geri çevrilmez, Ebu Hanîfe!

Fakat evlenecek olan kim?» dedi.

Ebu Hanîfe: «Kavmi arasında şerefiyle ve zenginliğiyle tanınmış...

Eli açık ve çok cömert...

Azîz ve Celî! Allah´ın Kitabı´nı ezbere bilen...

Bütün geceyi bir rekatta geçiren...

Allah Taâiâ´nın korkusundan çok ağlayan bir adam...» dedi.

Adam: «Bravo, bravo... Bu kadar yeter, Ebu Hanîfe!

Evlenmeye talip olan kişinin nitelikleri olarak söylediklerinin bir kısmı onu, müminlerin emîrinin kızına denk hale getiriyor» dedi.

Ebu Hanîfe:

«Ancak onda mutiaka öğrenmen gereken bîr özellik var» dedi.

Adam: «Nedir o?» dedi.

Ebu Hanîfe: «O yahudîdir» dedi.

Adam sarsılıp: «Yahudi mi?

Sen benim kızımı bir yahudiyle evlendirmemi mi istiyorsun Ebu

Hanîfe!

Vallahi, öncekilerin ve sonrakilerin özellikleri biraraya gelse yi­ne de kızımı onunla evlendirmem...» dedi.

Ebu Hanîfe

«Sen kızını bir yahudiyle evlendirmeyi kabul etmiyorsun ve bu­na şiddetle karşı çıkıyorsun...

Sonra insanlara, Allah´ın Resûlü´nün (s.a.v) iki kızını bir yahudiy-ie evlendirdiğini söylüyorsun?!» dedi.

Adamı bir titreme tuttu ve şöyle dedi:

«Söylediğim kötü sözden dolayı Allah´tan af diliyorum...

Yaptığım iftiradan dolayı Allah´a tövbe ediyorum».

Bunlardan birisi de şöyledir:

Haricîlerden [2] irisi olan ez-Zahhak eş-Şarî bir gün Ebu Hanîfe´ye gelip şöyle dedi:

«Ebu Hanîfe! Tövbe et».

Ebu Hanîfe: «Neden tövbe edeyim?!» dedi.

Haricî: «Ali´yle Muaviye arasında meydana gelen tahkimin (ha­kem tayin etmenin) caiz olduğuna dair sözünden dolayı» dedi.

Ebu Hanıfe ona:

«Bu meselede benimle münazara yapmayı (tartışmayı) kabul et­mez misin?» dedi.

Haricî: «Kabul ederim» dedi.

Ebu Hanîfe: «Tartıştıklarımız hakkında anlaşmazlığa düşersek, ara­mızda kim hakem olacak.?» dedi.

Haricî: «İstediğin kimseyi hakem yap» dedi.

Ebu Hanîfe, haricînin yanındaki arkadaşlarından birine dönüp şöyle derdi: «Anlaşamadığımız konularda aramızda hakem ol» dedi.

Daha sonra hariciye de şöyle dedi: «Ben arkadaşını kabul ettim, sen de kabul ediyor musun?»

Haricî sevinip: «Evet» dedi.

Ebu Hanîfe: «Yazıklar olsun sana! Aramızda meydana gelen mese­lede tahkîmi caiz görüyorsun da Resûlüllah´ın (s.a.v.) ashabından olan iki kişiye onu caiz görmüyor musun?!»

Haricî şaşırıp kaldı ve verecek cevap bulamadı...

Bunlardan birisi de şöyledir: Müslüman topraklarında şer tohum­ları eken, sapık ve bidatçı cehmiyye fırkasının başı Cehm İbn-Safvan bir defasında Ebu Hanîfe´nin yanına geldi ve şöyle dedi:

«Sana sormayı düşündüğüm bazı konularda, seninle konuşmak için geldim».

Ebu Hanîfe: «Seninle konuşmak utançtır... Senin görüşlerine dal­mak alev alev yanan bir ateştir» dedi.

Cehm: «Daha önce benimle görüşmediğin ve benim sözlerimi din­lemediğin halde nasıl benim aleyhimde hükmettin?!» dedi.

Ebu Hanîfe: «Bana hakkında, Kıble ehlinden [3]an birisinden çıkmayan bazı sözler geldi».

Cehm: «Benim aleyhimde gıyaben mi hüküm veriyorsun?» dedi.

Ebu Hanîfe: «Bu, senin hakkında meşhur olmuş ve halk arasında

yayılmıştır.

Avam ve havas herkes onu öğrenmiştir. Bu bakımdan, senin hak­kında rivayet edilenlerle, onu senin aleyhinde isbat etmem caiz ol­muştur».

Cehm: «Sana sadece îman hakkında sormak istiyorum» dedi.

Ebu Hanîfe: «Şu ana kadar imanı öğrenemedin mi de onu bana soracaksın?!» dedi.

Cehm: «Tamam, fakat ben onun bir çeşidinde şüphe ettim». Ebu Hanîfe: «İmanda şüphe küfürdür».

Cehm; «Benden kâfir olduğuna hükmettirecek birşey duymadıkça, beni kafirlikle suçlaman sana helâl olmaz».

Ebu Hanîfe: «Aklına gelen şeyi sor».

Cehm: «Allah´ı kalbiyle tanıyıp onun tek, ortaksız ve benzersiz olduğunu bilen, onu sıfatlarıyla tanıyan hiç birşeyin onun gibi olma­dığını söyleyen, sonra diliyle iman ettiğini açıklamadan Ölen kimse­nin durumunu bana söyler misin?

O mümîn olarak mı, yoksa kâfir olarak mı ölür?»

Ebu Hanîfe: «O kâfir olarak ölür, diliyle açıklamasını engelleyen bir durum olmadığı sürece, kalbiyle tanıdığını, diliyle açıklamadığı za­man cehennem ehlinden olur».

Ebu Hanîfe. «Eğer sen Kur´an´a inanıyorsan ve onu delil yapıyor­san sana onunla konuşayım.

Eğer Kur´an´a inanmıyor ve onu delîl olarak görmüyorsan, sana İslâm´a karşı çıkan kimselerle konuştuğumuz şeylerle konuşayım».

Cehm: «Ben Kur´an´a inanıyor ve onu delîl yapıyorum».

Ebu Hanîfe: «Allah Taâlâ imanın iki uzuvla meydana geldiğini,

buyurdu. Kalp ve dille, ikisinden birisiyle değil.

Allah´ın Kitabı ve ResûiüMah´ın (s.a.v.) hadîsi bunun açıklamala­rıyla doludur:

Allah Taâlâ şöyle buyurmuştur: «Peygambere indirilen Kur´anY işittiklerinde, gerçeği öğrenmelerinden gözlerinin yaşla dolarak, Rab-bimiz! İnandık, bizi de şahitlerden yaz. Rabbimizin bizi iyi milletle bir­likte bulundurmasını umarken niçin Allah´a ve bize gelen gerçeğe inan­mayalım? dediklerini görürsün. Allah onlara, dediklerine karşılık, te­melli kalacakları, altından ırmaklar akan cennetler verdi. Bu, iyi dav­rananların mükâfatıdır». [4]

İşte onlar hakkı kalpleriyle tanıyıp dilleriyle söylemişlerdir de Al­lah söylediklerinin karşılığı olarak onları, altından ırmaklar akan cen­netlere koymuştur.

Yine Allah Taâlâ şöyle buyurmuştur:

«Allah´a bize gönderilene, İbrahim´e, İsmail´e, İshak´a, Yakub´a ve torunlarına gönderilene, Musa ve İsa´ya verilene, Rableri tarafından peygamberlere verilene inandık, deyin [5]

Allah Taâlâ onlara «söz»ü (yani dili) emretmiştir. Onların tanıma ve bilmelerini yeterli görmemiştir.

Resûlüllah fs.a.v.) da şöyle buyurmuştur:

«Lâ ilahe illa´llah (Allah´tan başka ilâh yoktur) deyiniz felâh [6]bu­lursunuz.

Felahı sadece tanımakla ilgili kılmamış ona sözü (dili) de ilâve et­miştir.

Yine Resûiüllah (s.a.v.): «Lâ ilahe illa´Ilah diyen kimse cehennem­den çıkar» buyurmuştur,

«Allah´ı tanıyan kimse cehennemden çıkar» dememiştir.

Söze ihtiyaç duyulmayıp o olmaksızın «tanımakla» yetinilseydi, İblîs mümin olurdu.

Çünkü o Rabbini tanımaktadır. Kendisini onun yarattığını, onun öl­düreceğini, sonra yine onun dirilteceğini ve kendisini saptıranın o (Allah) oiduğunu bilmektedir.

Allah Taâlâ onun dilinden şöyle buyurmaktadır: «Beni ateşten, onu çamurdan yaratiın [7]

Yine şöyle buyurmuştur: «Rabbim! Beni hiç olmazsa, tekrar diri­lecekleri güne kadar ertele». [8]

«Beni azdırdığın için, and olsun ki, senin doğru yolun üzerinde onlara karşı duracağım». [9]

Eğer ileri sürdüğün şey doğru olsaydı, dilleriyle inkâr etmeleri­ne rağmen rablerinî tanımaları sebebiyle birçok kâfir mümin olurdu.

Allah Taâlâ şöyle buyurmuştur: «Gönülleri kesin olarak inandığı halde onları bile bile inkâr ettiler». [10]

Allah onları, inanıp kabul etmeleri sebebiyle mümin yapmamıştır. Dillerinin inkâr etmesi sebebiyle onları kâfir saymıştır».

Ebu Hanîfe bu sırayla yani bazan Kur´an, bazan hadisle konuşma­ya devam etti. Nihayet Cehm´in yüzünde bozulma ve yenilgi belirtileri görüldü.

Cehm:

«Bana unuttuğum birşeyi hatırlattın, senin yanına yi ğim» diyerek Ebu Hanîfe´nin karşısından çekip gitti.

eceTabiî, bir daha dönmemek üzere çekip gitmişti.

Başka bir olay da şöyledir:

Ebu Hanîfe, Azîz ve Celîl olan Halik´in (yaratıcının) varlığını in­kâr eden bazı inkarcılarla (mülhidlerle) karşılaştı. Onlara şöyle dedi:

«Çeşitli eşya ve mallarla yüklü bir geminin açık denizde şiddetli bir fırtınaya tutulduğunu ve azgın dalgalarla boğuştuğunu düşünün. Buna rağmen o çizilen rotasında, bilinen gaye ve maksadına hiç sal­lanmadan bir aksaklığa uğramadan ve yolunu şaşırmadan sakin ve emin bir şekilde gitmeye devam etmektedir. Yainız bu gemide hareke­ti sağlayan ne bir gemici, ne de onun gidişini düzenliyen bir yöneti­ci vardır.

Düşünce olarak bu doğru mudur?»

Onlar: «Hayır, bu aklın kabul edemiyeceği ve mümkün görme­diği bir şeydir, ey şeyh!» dediler.

Ebu Hanîfe: «Ya Subhanellah!

Bir geminin kaptansız olarak denizde mükemmel bir şekilde git­mesini kabul etmiyorsunuz da, coşkun denizleriyle, dönen gezegenle-riyle, uçan kuşlarıyla bu kainatın, yaptığını sağlam yapan idaresini iyi düşünen birisi olmadan kaim olmasını mı kabul ediyorsunuz?!

Sizler ve söylediğiniz yalanlar kahrolsun...»

Böylece, Ebu Hanîfe hayat yolculuğunun tümünü yaratıcının ken­disine verdiği mükemmel delille ve eşi bulunmaz mantıkla, Allah´ın dinini savunarak geçirdi. Öldüğünde, ailesine; kendisini temiz bir top­rağa defnetmelerini ve gabedilmiş olma şüphesi bulunan her yer­den uzak tutmalarını vasiyet ettiğini gördüler.

Vasiyeti el-Mansur´a ulaşınca:

«Sağken ve öldükten sonra Ebu Hanîfe´yi bize kim mazur göste rebilir?» dedi.

Ebu Hanîfe, kendisini el-Hasen İbn Ammare´nin yıkamasını vasi­yet etmişti. El-Hasen İbn Ammare onu yıkadıktan sonra şöyle dedi:

Ey Ebu Hanîfe! Allah sana rahmet etsin. Yaptıklarının karşılığı olarak seni affetsin.

Çünkü sen otuz yıldan beri gündüz yemek yemedin [oruç tuttun)... Kırk yıldan beri geceleri başını yastığa koymadın... Ve senden sonraki fakîhleri yordun... [11]

--------------------------------------------------------------------------------

[1] İmam Ebu Yusuf

[2] Haricîler: Hz. Ali´yle Muaviye´ye karşı çıkan kimseler.

[3] Kıble ehli müslümanlardır. Namazlarında kıbleye yöneldikleri için böyle İsim­lendirilmişlerdir. (1) Kıble ehli: Müslümanlardır. Namazlarında kıbleye yöneldikleri" için böyle isim- ehm: «Allah´ı hakkıyla tanıdığı halde nasıl mümin olmaz».

[4] Maide, 83-85.

[5] Bakara, 136

[6] Felah bulmak: Cenneti ve Allah´ın rızasını kazanmak.

[7] Araf, 12.

[8] Hicr, 36

[9] Araf, 16!

[10] Nemi, 14

[11] Ebu Hanîfe en-Nu´man hakkında geniş bilgi için aşağıdaki eserlere bakınız-

1. El-Bidaye ve´n-nihaye X/107.

2. Vefeyatu´l-a´yan, V/415-423.

3. En-Nücıımu´z-zahire, 11/12.

4. Şezeratu´z-zeheb, I/227-229.

5. Mirötu´l-cinan. I/309.

6. El-İber, 1/314 ´ .

7. Tarihu Bağdad, Xlil/323-324.

8. Tarîhu´l-Buharî, VIII/81.

9. El-Cerhu ve´t-tadîi, VIM/449-450.

10. Mîzanü´M´tidal, İV/265.

Dr. Abdurrahman Re?fet el-Bâşâ, Sahabe Hayatından Tablolar, Uysal Kitabevi: 2/469-476.

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <img> <b> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimlendirme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Anket

Kitap okuyor musunuz?:

Son yorumlar