Abdurrahman İbn Abdillah El-Gafikî

«El-Gafikî, Musa İbn Nusayr ve To­rik İbn Ziyad için, üstün gayret ve yüce gaye konusunda gerçek bir tab­lodur.»[1]

Müminlerin emîri ve Hulefa-i Raşidin´in beşincisi [2] Ömer İbn Abdilaziz Selefi Süleyman İbn Abdllmelik´i kabrine koyduktan hemen sonra valâyet valilerini tekrar düşünmeye, kimini vazifeden almaya kimini de tayin etmeye başladı.

Tayin ettiklerinin başında es-Semh İbn Malik el-Havlânî vardı.

Endülüs´ün ve civarındaki, Fransa´dan alınmış şehirlerin valili­ğini ona vermişti.

Yeni vali Endülüs´e doğru yürümeye, doğru ve hayırlı yardımcı­larını araştırmaya başladı. Etrafındakilere şöyle dedi:

«Bu diyarda tabiînden herhangi biri kaldı mı?» Ona: «Evet, ey emîr!

Aramızda hâlâ mevcut olan yüce tabiî Abdurrahman İbn Abdillah el-Gafikî´dir» dediler.

Daha sonra ona, Allah´ın kitabı konusundaki ilmini, Resûlüllah´ın (s.a.v.) hadislerini anlayışını, cihad meydanlarındaki tecrübesini ve şehit olma tutkusunu, dünyanın geçiciliği sebebiyle birçok şeyden uzak duruşunu anlattılar.

Bu arada şunları ilâve ettiler:

«Şüphesiz o, yüce sahabî Abdullah İbn Ömer İbni´l-Hattab´la gö­rüşmüş ve ondan yeterince hadis almış ve ona uyup yolunda yürüme­ye çalışmıştır».

Es-Semh İbn Malik el-Havlânî, Abdurrahman el-Gafikî´yi görüş­meye davet etti. Abdurrahman yanına gelince ona hoşgeldin deyip büyük ikram ve taltifte bulundu ve hemen yanıbaşına oturttu. Ona hatırına gelen herşeyi sormak, kendisi için problem olan birçok şeyi ona danışmak, onun kapasitesini Ölçmek ve onu değelrendirmek için gündüz bir müddet onunla birlikte oturdu.

Gördü ki o, hakkında anlatılanların çok üstündeydi.

Ona, Endülüs´teki büyük işlerden birini yüklenmesini teklif etti.

Abdurrahman ona şöyle cevap verdi:

«Ey emîr! Ben ancak halktan birisiyim. Ben bu diyara müslüman hudutlanndaki kalelerden birinde beklemek için geldim...

Canımı Aziz ve Celîl olan Allah´ın rızası için adadım... Kılıcımı yeryüzünde Allah´ın adım yüceltmek için elime aldım.

İnşaailah beni, hakka sarıldığın müddetçe, sana gölgenden daha yakın...

Allah ve Resulüne itaat ettiğin sürece, ne vali ne de komutan ol­maksızın beni sana parmağından daha itaatkâr bulacaksın».

Çok geçmedi, es-Semh İbn Malik el-Havlani bütün Fransa´yla sa­vaşa...

Orayı büyük islâm devletine katmaya... Oradan Balkan devletlerine [3] yol bulmaya...

Hz. Peygamber´in (s.a.v.) müjdesini gerçekleştirmek [4] için Bal­kan devletlerinden Konstantiniyye´ye (İstanbul´a) ulaşmaya karar verdi.

Bu büyük gayeyi gerçekleştirmek için ilk adım, Narbonne şehri-nin ele geçirilmesini beklemekti.

Çünkü Narbonne, Endülüs´e komşu olan Fransa şehirlerinin en bü-yükferindendi.

Müslümanlar Pirene dağlarından iner inmez oranın, inatçı bir zor­ba gibi karşılarında dikildiğini görmüşlerdi.

Bunların üstünde o büyük Fransa´nın anahtarı ve orayı arzu eden­lerin yolu ve vasıtasıydı...

Es-Semh İbn Malik el-Havlanî Narbonne şehrini kuşattı ve ha na müslüman olmalarını veya cizye vermelerini teklif etti. Bu, haİkın zoruna gitti ve kabul etmediler.

Üst üste onlara saldırılarda bulundu ve onlara mancınık atmaya başiadı. Nihayet eski ve muhkem şehir, Avrupa´nın daha önce bir benzerine şahit olmadığı dört haftalık kahramanca savaştan sonra müslümaniarın ellerine geçti.

Muzaffer komutan kalabalık ordusuyla Akitanya eyaletinin kezi Toulouse (Tulüz) şehrine yöneldi.

Şehrin her tarafına mancınıklar kurdu.

Oraya, Avrupa´nın daha önce bilmediği savaş malzemelerini fır­lattı.

Muhkem surlarla çevrili şehir onun eline geçmek üzereyken hiç

kimsenin hesabında olmayan birşey oldu.

Sözü Fransız müsteşrik Reinaud´ya bırakalım da bu savaşla ilgili

hikâyeyi bize o anlatsın.

Reinaud şöyle anlatmaktadır:

«Müslümanlar zafere çok yaklaşınca Akitanya Dükü herkesi On­larla savaşa davet etmeye başladı.

Adamlar çıkardı. Onlar Avrupa´yı bir ucundan diğer ucuna kadar dolaştılar.

Onlar, Avrupa´daki hükümdar ve idarecilere yurtlarının isqa! edîl-diğini, kadın ve çocuklarının esir edildiğini söylediler.

Avrupa´daki bütün milletler ona katıldılar.

Ordunun kalabalıklığı o dereceye varmıştı ki dünya daha önce böylesini duymamıştı.

Öyleki ayaklarının çıkardığı tozlar Ren bölgesinde güneşin görün­mesine engel oluyordu.

İki ordu birbirine yaklaşınca, sanki dağlar birbirleriyle çarpışıyor zannedildi. Sonra iki taraf arasında, tarihin daha önce benzerini gör­mediği korkunç bir çarpışma oldu.

Es-Semh veya daha önceki ismiyle «Zama» her tarafta askerleri­mizin önüne çıkıyor ve her yerde ordusunun önüne atılıyordu.

Bu haldeyken, ona bir ok darbesi isabet etti ve atından yere yu yanandı.

Müslümanlar onu yere yıkılmış olarak görünce moraileri bozuldu ve safları dağılmaya başladı.

Eğer Allah´ın yardımı onlara, Avrupa´nın daha sonra Abdurrah-man e!-Gafikî diye tanıdığı dahi bir komutan vasıtasıyla yetişmeseydl,

O da, müslümanları en az zararla geri çekip İspanya´ya tekrar döndürmeseydi kalabalık ordumuzun onların tümünü yok etmesi müm­kün hale gelmişti...

Ancak Abdurrahman bize yeniden hücum etmeye karar´vermiş­ti...»

Ve nihayet...

Karanlık gecede bulutların dolunayın üzerinden nasıl çekildiğini, Onun ışığıyla yolunu kaybedenlerin nasıl aydınlandığını, Yolunu şaşıranların onun ışığıyla yollarını nasıl bulduğunu gör­dün mü?

Böylece, Toulouse savaşı İslâm´ın eşsiz kahramanı Abdurrahman İbn Abdillah el-Gafikî´yi ortaya çıkarmıştı.

Çölün ortasında ölmek üzere olan susuzlara suyun nasıl görün­düğünü,

Ondan kendilerini hayata döndürecek bir yudum suyu avuçiamak için ellerini ona nasıl uzattıklarını gördün mü?

Böylece müslüman askerleri, onun yanında kurtuluşu aramak... ve memnuniyetle ona biat etmek üzere büyük komutana ellerini uzattı­lar...

Hiç şüphe yok ki, Toulouse savaşı müslümanlarm Avrupa ´ya basmalarından itibaren aldıkları Mk yaraydı.

Abdurrahman el-Gafikî bu yaranın merhemi, onu itinalı bir şe kilde tutan şefkatli bir el ve ona merhamet duyan büyük bir kalpti.

Müslümanların Fransa´da uğradıkları büyük yenilgiyle ilgili ha­berler Şam´daki halifeyi çok üzdü.

Büyük kahraman es-Semh îbn Malik el-Havlânî´nin ölümü halife­nin öç alma duygularını tutuşturdu.

Halife askerlerin, Abdurrahman el-Gafikî´ye biat ettiklerini açık­lamalarını emretti.

Ona, bütün Endülüs´e emîr olma görevini verdi.

Komşu devlet Fransa´dan fethedilen toprakları da onun idaresine verdi.

Ona, dilediği gibi hareket etme serbestliği verdi.

Bunun şaşılacak bir tarafı yoktu, çünkü el-Gafikî, ağırbaşlı, tered­dütsüz, muttaki, temiz, hikmetli (bilgili) ve atılgan bir kimseydi..

Abdurrahman el-Gafikî´ye Endülüs´ün idaresi verilince hemen, as­kerlerin kendilerine güvenlerini sağlamaya, şeref, güçlülük ve üstün­lük duygularını tekrar uyandırmaya ve Endülüs´teki müslüman komu­tanlarının Musa İbn Nusayr´la [5] başlayıp es-Semh İbn Malik el-Hav-lanî ile sona eren büyük gayeyi gerçekleştirmek için çalışmaya baş­ladı

Bu kahramanlar Fransa´dan İtalya ve Almanya´ya gitmek oralar­dan da Kostantıniyye´ye (İstanbul´a) geçmeye^ Akdeniz´i bir islâm göheiine getirmeye ve ona Rum denizi (Bizans denizi [6] yerine Su­riye denizi adını koymaya azmetmişlerdi...

Ancak Abdurrahman el-Gafikî şuna kesin olarak inanıyordu: Bü­yük savaşlara hazırlanmak ancak nefisleri ıslah ve tezkiye etmekle başlardı...

O inanıyordu ki, kaleleri içerden yarılıp tehdit edildiğinde bir mil­let zafere ulaşmadaki gayelerini gerçekleştiremezdi...

Bu sebeple o, Endülüs´teki şehirleri tek tek dolaşmaya ve tellal­lara halka şöyle seslenmelerini emretmeye başladı.

Kimin valiler veya kadılar hakkında yahut halktan birisi hakkın­da herhangi bir şikayeti varsa onu eınîre ulaştırsın.

Bu konuda müslümanla müslüman olmayan muahid [anlaşan]´ler arasında hiçbir fark yoktu.

Daha sonra şikâyetleri tek tek incelemeye, zayıfın hakkını güçlü­den, mazlumun hakkını zalimden almaya başladı.

Gasbedilmiş ve sonradan yapılmış kiliseler meselesini soruştur­maya, anlaşmayla yapılanları sahiplerine geri vermeye, rüşvetle yapı­lanları yıkmaya başladı.

Daha sonra tek tek memurlarının durumunu gözden geçirdi. Sahtekarlığı ve doğruluktan ayrıldığı sabit olanları vazifeden uzak­laştırıp onların yerine bilgisine, tecrübesine ve doğruluğuna güvendiği kimseleri tayin etti.

Herhangi bir şehre girdiğinde halkı camiye davet eder, onlara bir hitabede bulunurdu. Onları cihada teşvik eder, şehitliğe, Allah´ın hoş­nutluğunu ve sevabını kazanmaya özendirirdi.

Abdurrahman sözle fiili birleştirmiş, emelleri amellerle destek­lemişti.

Vazifeye geldiği ilk andan itibaren malzeme ve silâh hazırlığına, sur ve kaleleri restore ettirmeye ve köprüler inşa ettirmeye başladı.

İnşa ettirdiği köprülerin en büyüğü, Endülüs´ün merkezî Kurtuba şehrindeki köprüydü.

Onu halkın ve askerlerin geçmeleri., şehrî ve insanları taşkından koruması için inşa ettirmişti.

Bu köprü dünyanın harikalarından sayılıyordu. Uzunluğu sekiz yüz, yüksekliği altmış ve eni on kulaçtı, Onsekiz kemeri ve ondokuz kulesi vardı.

İspanya´da bugün hâlâ bu köprüden istifade edilmektedir.

Abdurrahman el-Gafikî konakladığı her beldede, ordu komutan­larını ve halkın ileri gelenlerini toplamayı âdet edinmişti.

Onları söyledikleri her şeyi pür dikkat dinler, teklif ettiklerinin hepsini kaydeder ve tavsiye ettikleri diğer şeylerden istifade ederdi.

Bu toplantılarda, çok dinleyip, az konuşmayı prensip edinmişti.

El-Gafikî müslümanlarm ileri gelenleriyle görüştüğü gibi, araların­da anlaşma olan zimmîlerin büyükleriyle de biraraya gelirdi.

Çoğunlukla, onlara memleketleri hakkında bilmediği meseleleri ve hükümdar ve komutanların durumlarına dair zihnîni meşgul eden hususları sorardı.

Bir defasında, Fransa´daki muahidlerin büyüklerinden birini çağırt­tı ve onunla çeşitli konularda konuştuktan sonra şöyle dedi:

«Sizin büyük hükümdarınız Charles (Sari) neden bizimle savaş­mıyor ve neden eyalet valilerine yardım etmiyor?»

O da söyle cevap verdi: «Ey emîr!

Sîz, bizimle yaptığınız anlaşmaya sadık kaldınız.

Bize sorduğunuz konularda size doğruyu söylememiz gerekir...

Büyük komutanınız Musa İbn Nusayr bütün İspanya´yı avucunun içine aldıktan sonra, Endülüs´le güzel ülkemizi ayıran Pirene dağla­rını geçmeye niyet edince, eyalet valileri ve papazlar büyük hüküm­darımıza gidip ona şöyle dediler:

Bizim ve etbamızın başına gelen bu ebedi felâket nedir ey hü­kümdarımız?

Biz müslümanları duyuyorduk...

Onların bizim üzerimize doğudan sıçramalarından korkuyorduk.

İşte onlar şimdi bize batıdan geldiler.

Bütün İspanya´yı istilâ edip oradaki silâh ve malzemeleri ele ge­çirdiler. Sayıları az olmasına ve silahları güçlü olmamasına rağmen, aramızı ayıran dağların tepelerine çıktılar.

Onların çoğu, kendilerini kılıç darbelerinden koruyan bir zırh ve­ya savaş meydanlarına götüren bir attan başka birşeye sahip değil­ler».

Hükümdar onlara şöyle cevap verdi:

«Hatırınıza gelen şeyleri çok düşündüm ve uzun zaman kafa yor­dum.

Bu sıçrayışlarında bu insanlara karşı durmamaya karar verdim.

Çünkü onlar şu anda, önlerine çıkan herşeyi yutup beraberinde götüren ve dilediği şekilde kenara atan kükremiş sel gibiler.

Gördüm ki onlar, sayı ve malzeme çokluğunu hiçe sayan bir İnanç ve niyete sahip bir millettir.

Onlar, zırh ve atların yerine geçen bir iman ve azme sahipler...

Ancak, elleri ganimetlerle doluncaya, evleri ve köşkleri olun­caya, uşak ve hizmetçileri çoğalıncaya ve aralarında başkan olma ya­rışına girinceye kadar onlara mühlet verin...

İşte o zaman en kolay yoldan ve en az çabayla onlara gücünüz ye­ter».

Bu sözleri duyduktan sonra Abdurrahman el-Gafikî üzüntülü bir şekilde başını önüne eğdi. Derin bir soluk alıp toplantıyı kesti ve:

«Hayye ale´s-salâh (Haydi namaza)» dedi. Çünkü namaz vakti yak­laşmıştı».

Abdurrahman el-Gafikî büyük savaşa hazırlanmak üzere tam iki yıl geçirdi...

Orduyu çeşitli birliklere taksim edip askerleri savaşa hazır ha­le getirdi-..

Azim ve niyetleri bileyip kalpleri onardı.

İfrîkıyye [Tunus] emîrinden yardım istedi, o da Abdurrahman´a, cihad özlemiyle tutuşan ve şehitlik ateşiyle yanan seçme askerlerini yardıma gönderdi...

Daha sonra hudutlardaki kalelerin komutanı Osman İbn Ebî Nü-sa´ya. kendisi ordusunun tamamıyla gelinceye kadar baskın yaparak düşmanı meşgul etmesini bildiren bir haber gönderdi.

Ancak bu Osman gayretli, azimli insanlar arasında adını yücel­ten her işe koşan ve başkalarını gölgede bırakan bütün emirleri kıs­kanırdı.

Bunlara, onun daha önce Fransa´ya yaptığı baskınlardan birinde Akitanya dükünün kızı «Mînîn»i [7] ele geçirmiş olduğunu ilâve ede­biliriz.

Bu Mînîn tam gençliğinin baharında ve mükemmel güzellikte bir genç kızdı.

Güzelliğine saltanat şerefini de ilâve etmişti. Asaletle saray kızlarının nazlılığını birleştirmişti. Mînîn Osman´ın gönlünü çeimiş. O da ona tutulmuştu.

Mînîn, onun yanında hiçbir hanıma nasip olmayan bir itibara sa­hip olmuştu.

Osman´ı babasıyla yaptığı savaşı durdurup barış yapmaya ikna etmişti. Osman onunla Endülüs´teki garnizonlarla sının bulunan eya­letine karşı" müslümanîarın baskın yapmiyacağına dair teminat veren bir anlaşma yapmıştı.

Ona, Abdurrahman el-Gafikî´nîn, kayınpederi olan Akitanya dükü­nün memleketine yürüme emri gelince, şaşırıp ne yapacağını bile­medi.

Ancak çok geçmedi, vali el-Gafikî´ye emrettiği konuda danışma! ve vakti dolmadan Akitanya düküne verdiği sözü bozamıyacağmı bil­diren bir mektup yazdı...

Abdurrahman el-Gafikî ona çok kızdı... ve şu haberi gönderdi:

«Emîrinin haberi olmadan Fransızlara verdiğin söz ona ve müs-lüman ordularına hiçbir şeyi gerektirmez.

Senin hemen tereddüt etmeden ve beklemeden emrettiğimi yeri­ne getirmen lâzım...»

İbn Ebî Nüs´a emîri kararından döndürmekten ümidini kesince, olanları bildirmek ve kendini düşmanından sakınmaya davet etmek üzere kayınpederine bir elçi gönderdi.

Fakat Abdurrahman eİ-Gafikî´nin casusları İbn Ebî Nüs´a´nın ha­reketlerini gözetliyorlardı... Onlar emîre, Osman´ın düşmanla iiişki kurduğu haberlerini getirdiler.

El-Gafikî hemen güçlü kuvvetli adamları arasından seçtiği bir bir­liği savaşa hazırladı.

Tecrübeli yiğitlerden birine sancağı verdi ve ona Osman İbn Ebî

Nüs´a´yı ölü veya diri olarak getirmesini emretti.

Askerler İbn Ebî Nüs´a´nın ordugâhına anî bir saldın yaptılar, son anda durumdan haberi olmasaydı onu yakalayacaklardı...

Osman bazı adamları ve asla yanından ayırmadığı, dünyayı ancak onunla gördüğü güzel karısı Mînîn´le birlikte dağlara kaçtı.

El-Gafikî´nin askerleri takip edip onların etrafını sardılar.

Osman kendini ve hanımını aslanın yavrularını savunduğu gibi sa­vundu.

Durmadan hanımının önünde mücadele etti ve nihayet öldürüldü.

Bedeninde sayılamıyacak kadar kılıç darbesi ve mızrak yarası vardı...

Askerler başını kestiler, prenses karısıyla birlikte onu Abdurrah­man el-Gafikî´ye gönderdiler.

Osman´ın karısı Abdurrahman´ın yanına gelip onun şaşırtıcı güzel­liğini görünce, gözlerini yere indirdi ve yüzünü ondan çevirdi...

Daha sonra onu hilâfet (halifelik) merkezine hediye olarak gön­derdi.

Böylece güzel Fransız prensesinin hayatı Şam´daki emevî halife­sinin hareminde sona erdi.[8]

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Tarihçiler

[2] Hu!efa-i Raşidin, dörttür. Bunlara Ömer İbn Abdilaziz de İlâve edilmiştir, hepsinden razı olsun.

[3] Balkan devletleri: Avrupa´nın güneydoğusundaki yarımada. Bugün Romanya, Arnavutluk, Yugoslavya, Bulgaristan, Türkiye ve Yunanistan´a Balkan devlet­leri denilmektedir

[4] Resûlüllah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur; Kostantıniyye elbette fetholunacaktır. Onu fetheden asker ne iyi asker, komutanı ne İyi komutandır

[5] Musa İbn Nıısayr : Fas ve Endülüs´ün fatihi

[6] Akdeniz´in bir adi da Rum denizidir. (Çeviren).

[7] sMının» kelimesi arap harfleriyle yazıldığından aslını tespit mümkün olmamış­tır. Özür dilerim. (Çeviren).

[8] Dr. Abdurrahman Re?fet el-Bâşâ, Sahabe Hayatından Tablolar, Uysal Kitabevi: 2/398-407.

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <img> <b> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimlendirme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Anket

Kitap okuyor musunuz?:

Son yorumlar