Abdurrahman El-Gafiki

«Eğer barbar Charles Martel müslümanları ve onların komutanı el-Gafî-ki´yi yenmeşeydi, İspanya İslâm´dan daima istifade eder ve Avrupa´da me­deniyetin seyri sekiz asır gecikmezdi»,[1]

İngiliz şair Southy Endülüs´ün fethinden sonra Avrupa´ya akın ya­pan rnüslüman ordularını şöyle tarif etmektedir[2]

«Sayılamiyan topluluklar...

Arap, Berberi, âsî Rum...

Acem, kıbti ve Tatarlardan müteşekkil.

Hepsi aynı sancak aitında toplanmışlar...

Onları coşkun bir îman ve köklü bir asalet biraraya getiriyor...

Kıvılcım gibi yanıp tutuşan bir hamiyet [3] ve insanlar arasında fark gözetmiyen dehşet verici bir kardeşlik...»

«Onlar zafer sarhoşluğuyla sızdıktan sonra komutanları zafere daha çok güveniyorlardı...

Onlar, önlerinde hiçbir şeyin duramadığı bu üstün güçle gurur­landılar...

Ordularına yorgunluk ve bıkkınlık gelmesinin mümkün olmıyaca-ğına İnandılar...

O ordular, ilk defa hareket etmiş gibi daima yanıp tutuşan genç delikanlılardı...

İnandılar ki, o ordular hareket ettiklerinde, zafer ve galibiyet de onlarla birlikte yürürdü...

Ve onlar daima ileriye atılacaklar...

Ta ki mağlup garp şark gibi oluncaya...

Muhammed´in (s.a.v.) adına saygıdan dolayı baş eğinceye kadar...

Hatta hacca gidenin kuzey kutbunun en uç noktasından kalkıp...

îman ayaklarıyla Arap çölündeki yakıcı kumlara basıncaya... Ve Mekke´nin sert kayalarının üstünde duruncaya kadar...»

Ey şair! Sen hakikatten uzak veya söylediklerinin birçoğunda ha­yal vadilerinde yolunu şaşırmış değilsin.

Mücahidlerin, komuta ettiği ordular, tarif ettiğin gibi senin atak­larını battıkları cehaletten kurtarmak içindi...

Onların içinde, Allah´ın desteklediği Arablar vardı. Onlar size, Su­riye´den... Hicaz´dan... Necid´den... Yemen´den... Arap yarımadasın­daki her yerden rüzgâr gibi esmişlerdi...

Onların içinde İslâm şerefine ulaşmış Berberîler vardı.

Onlar size, Seyl-i Arim [4] gibi Atlas dağlarının tepesinden fış­kırmışlardı...

Onların içinde, Kîsraların putçuiuğundan tiksinip tevhid dinine Azîz ve Hamîd olanın yoluna dönen Acemler vardı...

Onların içinde, dediğin gibi, âsî rumlar vardı...

Ancak onlar zulme ve karanlıklara isyan etmişler, göklerin ve ; rin nuruna sarılmışlar...

Ve doğru dine kavuşmuşlardı...

Onların içinde, boyunlarından, Kayserlere [5] kölelik boyundur nu kaldıran kıbtîler vardı.

Çünkü onlar, analarından doğduğu gibi İslâm dairesinde hür in­sanlar olarak yaşamak istiyorlardı...

Evet, Abdurrahman el-Gafikî ve Seleflerinin komuta ettikleri or­du, atalarını cahillikten kurtarmak içindi. Onların içinde beyazı da var­dı, siyahı da vardı. Arab da vardı, Acem de.

Ancak onların hepsi islâm potasında erimişler ve Allah´ın nime-tiyie kardeş olmuşlardı.

Senin dediğin gibi, onların derdi, daha önce şarkı soktukları gibi garbı da Allah´ın dinine sokmak,

Bütün beşeriyete, insanların ilâhına baş eğdirmek, İslâm nurunu sizin ova ve vadilerinize de yaymak, Onun güneşinin evlerinizin hepsinde doğmasını sağlamak,

Ve onun adaletini krallarınızla halkınız arasında eşit hale aetir-mektı.

Onlar sizin hidayetinizin pahası olarak ve sizi ateşten kurtarmak için canlarını Allah´a vermeye azmetmişlerdi...

Ve nihayet...

İşte şimdi size bu ordunun son hikâyesi ve onun eşsiz kahrama­nı Abdurrahman İbn Abdillah el-Gafikî´yle ilgili bilgiler.

Akitanya Düküne, damadı Osman İbn Ebî Nüs´a´nın öldürülmesiyle ilgili korkunç haberler ulaştı.

Ona, güzel kızı Mînîn´in hazîn sonuyla ilgili haberler de ulaştı. Anladı ki savaş borazanları çalmıştı...

Kesin olarak inandı ki İslâm´ın aslanı Abdurrahman el-Gafikî ak­şam veya sabahleyin onun yurduna da girecekti.

Topraklarının her karışını kahramanca ve yiğitçe savunmaya ha­zırlandı...

Ayrıca o kızı gibi Şam´daki halifelik merkezine esir olarak götü­rülmekten veya başının bir tepsi içinde götürülüp daha önce İspanya kralı Roderic´in başı gibi Şam çarşılarında dolaştırılmasından korku­yordu.

Abdurrahman el-Gafikî dükün zannını yalanlamadı.

Kalabalık ordusuyla Endülüs´ün kuzeyinden kasırga gibi hareket

Sel gibi Pirene dağlarının tepelerinden Fransa´nın güneyine aktı. Ordusu yüzbin kişilik mücahidden meydana geliyordu.

Onların her birinin göğsünde bir aslan kalbi ve damarlarında ye­nilmeyen güçlü bir azim vardı...

İslâm ordusu Rhone nehri kıyılarındaki Arles [Ar!} şehrine yönel-

İslâm ordusunun orasıyla bir hesabı vardı...

Çünkü bu Arles müslümanlara cizye vermek üzere anlaşma yap­mış, es-Semh İbn Malik el-Havlânî Touiouse savaşında şehit edilip müsiümanlar onun ölümünden dolayı bir sarsıntı geçirince, Arles hal­kı isyan edip anlaşmayı bozmuşlar ve cizye vermeyi reddetmişlerdi.

Abdurrahman el-Gafikî şehrin etrafına varınca, Akitanya dükü Eudes´ün kalabalık ordusunu savaşa hazır hale getirdiğini şehrin sı­nırlarına yığınak yaptığını ve şehre yürüyen islâm ordusunu püskürt­mek için harekete geçtiğini gördü.

Çok geçmedi iki ordu karşı karşıya geldi.

İki taraf arasında çok şiddetli bir çarpışma oldu.

Bu sırada Abdurrahman el-Gafikî ordusundan, düşmanlarının ha­yatı sevdiklerinden daha çok ölümü seven birlikleri onların üzerine gönderdi...

Düşmanın ayaklarını sarstı...

Saflarını dağıttı...

Şehre bu defada savaş yoluyla girdi.

Kılıcı halkın boyunlarında çalıştırdı.

Onları kırıp geçirdi.

Onlardan sayılamıyacak kadar ganimet elde etti.

Dük Eudes ise askerlerinden sağ kalanlarla birlikte kaçtı.

Müslüman odularıyia bir defa daha karşılaşmak için hazırlık yap­maya başladı.

Biliyordu ki Arles savaşın daha yolun başıydı, sonu değildi.

Abdurrahman e!-Gafikî kalabalık ordusuyla Garonne nehrini geç­ti ve muzaffer birlikleri Akitanya eyaletinin sağında ve solunda dolaş­maya başladılar.

Sonbaharda fırtınalar estiğinde ağaçların yapraklarının düştüğü gibi, şehirler ve köyler onların atlarının ayaklarının altına düşmeye başladılar.

Müslümanlar önceki ganimetlerine daha önce hiçbir gözün gör­mediği ve hiçbir kulağın duymadığı yeni ganimetler ilâve ettiler.

Akitanya dükü bu büyük orduya bir defa daha saldırmaya çalıştı ve müslümaniarla kıyasıya bir çatışmaya girdi.

Fakat müslümanlar kısa zamanda onu ezici bir yenilgiye ve bü­yük bir felâkete uğrattılar. Ordusunu dağıttılar. Askerlerinin bir kıs­mını öldürdüler, bir kısmını esir ve mağlup ettiler.

Müslümanlar daha sonra o sırada Fransa şehirlerinin en büyüğü ve Akitanya eyaletinin merkezi olan Bordeaux (Bordo) şehrine yönel­diler.

Oranın idarecisiyle önceki çarpışmalardan pek geri kalmayan korkunç bir çarpışmaya giriştiler.

O çarpışmada, saldıran ve savunanlar hayret ve dehşet uyandı­ran kahramanlıklar gösterdiler.

Fakat büyük ve önemli olan bu şehir de kısa zamanda, daha önce düşen diğer şehirler gibi müslümanların eline düştü.

Yine kısa zamanda idarecisi de öldürüldü.

Müslümanlar Bordeaux´da, daha önce elde ettikleri bütün gani­metlerin yanında basit kalan ganimetlere sahip oldular.

Bordeaux´un müslümanların eline geçmesi başka birçok önemli şehrin de ele geçmesini sağlamıştı.

Bu şehirlerin en önemlileri Lyon, Besançon ve Le Mans´ti. Hele bu Le Mans´ın Paris´ten uzaklığı yüz milden fazla değildi.

Güney Fransa´nın yansının birkaç ay içerisinde Abdurrahman el Gafikî´nin eline geçmesi sebebiyle Avrupa bir uçtan bir uca sarsıl

Frenkler ani gelen bu tehlikeye karşı gözlerini açtılar.

Her tarafta, doğudan gelen bu korkunç tehlikeye karşı durm gücü yeten ve yetmeyen herkesi imdada koşmaya, kılıçlar köreldi ğinde göğüsleriyle onun karşısına çıkmaya araç ve gereç bulunma dığında önündeki yolu vücutlarıyla kapatmaya çağırıyorlardı.

Avrupa davetçinin davetine icabet etti.

Halk, yanlarındaki ağaç, taş, kesici alet ve silahlarla birlikte Char­les Martel´in sancağı altında toplanmaya başladı.

O sırada müslüman ordusu Fransa´nın nüfus bakımından en kala­balık, en muhkem ve tarihi en eski şehirlerinin başında gelen Tours şehrine ulaşmıştı.

Bunlardan başka şehir; muhteşem, büyük, kıymetli ve antik eş­yalarıyla dolu kilisesiyle Avrupa şehirlerinin çoğuna karşı gururlanı­yordu.

Müslümanlar bu şehri çepeçevre sardılar.

Zamanı gelince yağmurun yağdığı gibi oraya yağdılar.

Orayı fethetmek için canlarını ucuza sattılar...

Kısa zamanda şehir Charles Martel´in gözünün önünde ve kulak fan duya duya müslümanların eline geçti.

Hicretin 104. senesinin Şa´ban ayının yirmisinde, Abdurrahman e!-Gafikî kalabalık ordusuyla Poitiers [Puatie] şehrine yürüdü.

Orada, Charîes Martel (Şarl Martel) komutasındaki kalabalık Av­rupa ordularıyla karşılaştı.

İki taraf arasında sadece müslüman ve fenkler tarihinde değil, bütün insanlık tarihindeki önemli çarpışmalardan biri meydana geldi.

Bu savaş Belatu´ş-şuheda (şehitler yolu) [6] savaşı diye meşhur olmuştur.

Müslüman ordusu o sırada parlak zaferlerinin zirvesindeydi.

Üzerine yağmur gibi yağan´ askerlerinin ellerine bulutlar gibi yı­ğılan ganimetlerle sırtındaki yük ağırlaşmıştı.

Abdurrahman el-Gafikî bu müthiş servete korku ve endişeyle bak­tı ve bunun müslümanların aleyhine olduğunu anladı.

Bu malların karşılaşma anında onların zihinlerini meşgul etmiye-ceğinden ve sıkıntı anlarında onların zihinlerini dağıtmayacağından, gözlerinden birinin üzerlerine gelen düşmanda, diğer gözlerinin de el­lerindeki ganimetlerde olmamasından emîn değildi.

O, askerlerine bu korkunç servetlerden kurtulmalarını emretmeye niyet eti, ancak onların bu önemli karan beğenmemelerinden ve gö­nüllerinin bu değerli hazineden kurtulmayı istememesinden korktu.

Bu ganimetleri özel çadırlarda toplamaktan ve çarpışma başlama­dan önce ordugâhın gerisine koymaktan daha iyi bir çare bulamadı.

İki büyük ordu, iki dağ dizisinin karşı karşıya durduğu gibi bir­kaç gün sükûnetle ve birbirlerini gözetliyerek beklediler.

Orduların her biri düşmanının gücünden korkuyor ve onunla kar­şılaşmak için binlerce hesap yapıyordu.

Bu halde vakit uzayınca Abdurrahman el-Gafikî adamlarının sa­vaşa atılma duygularıyla kaynadıklarını gördü. Askerlerinin meziyetle­rine güveneerk ve zaferi kazanma umuduyla, kendisi saldırıya ilk baş­layan kişi olmayı tercih etti...Abdurrahman el-Gafikî süvarileriyle birilkte kartallar gibi frenk saflarına atıldı.

Frenkler onların karşısında dağ gibi durdular. Savaşın ilk günü birbirine denk geçti.

Savaş alanına karanlığın çökmesi ancak, çarpışanları birbirinden ayırdı.

Ertesi gün savaş yeniden başladı. Müslümanlar Frenklere kahra­manca saldırılar yaptılar. Fakat arzu ettiklerine nail olamadılar.

Savaş bu şekilde uzun ve ağır, yedi gün devam etti.

Sekizinci gün müslümanlar düşmanlarına bir kere daha hücum ettiler.

Düşman saflarında, karanlığın arasından sabah ışığının görüldü­ğü gibi arasından kendilerine zafer görülen büyük bîr gedik açtılar.

O sırada Frenk birliklerinden bir grup ganimetlerin bulunduğu ye­re saldırdı.

Müslümanlar ganîmetlerinin düşmanların eline geçmek üzere ol­duğunu görünce birçoğu onları kurtarmak için geri döndüler. Bu sebep­le safları yarıldı... Güç ve kuvvetleri zayıfladı...

Büyük komutan dönenleri geri getirmeye, saldıranları püskürtme­ye ve açılan gedikleri kapatmaya çalışıyordu...

İslâm kahramanı Abdurrahman el-Gafikî, gidip gelerek ve saldı­rıp kaçarak kıratının sırtında savaş alanında dolaşırken, ona bir ok isa­bet etti. Dağların tepelerinden kartalın aşağıya indiği gibi atının sır­tından indi.

Ve şehit olarak savaş alanına yıkıldı.

Müslümanlar bunu görünce hepsini bir korku ve endişe aldı.

Düşmanın baskısı gittikçe arttı. Onların gücünü ancak karanlığın çökmesi durdurabildi.

Sabah olunca Charles Martel müslümanların Poitiers´den çekil­diklerini gördü.

Onları takip etmeye cesaret edemedi.

Eğer müslümanlan takip etseydi, yok ederdi.

Onların çekilmelerinin geceleyin gizlice yapılmış bir savaş hîlesi olmasından korkmuştu.

Bu büyük zaferle yetinerek mevzilerinde kalmayı tercih etti. Belatu´ş-şûheda günü tarihte önemli bir gün oldu. Müslümanlar o gün en üstün emellerinden birini kaybetmişti. Yine o gün en büyük kahramanlarından birini kaybetmişti. Uhud günündeki facia o gün yine tekrarlanmıştı [7] Bu Allah´ın yaratıkları hakkındaki sünnetidir. Allah´ın sünnetinde hiçbir değişiklik göremezsin.

Belatu´şşûheda günü faciasıyla ilgili haberler bütün müslüman­lan titretti.

O günün dehşetinden bütün kalpler yerlerinden oynadı. Ona üzülmeyen hiçbir şehir, hiçbir köy ve hiçbir ev kalmadı. Onun derin yarası bugün hâlâ onlara kan ağlatmaktadır. Yeryüzünde bir ınüslüman olduğu sürece kan ağlatacaktır.

Bu derin yaranın sadece müsiümanların kalplerini erittiğini zan­netme, onlara bazı fernkler de katılmışlardır.

Onlar atalarının Poitiers´de müslümanlara üstün gelmesini, insan­lığın başına gelen büyük bir felâket, Avrupa´nın karşılaştığı büyük bir zarar ve medeniyetin uğradığı büyük bir müsîbet olarak gördüler.

Belatu´ş-şûheda faciası hakkında bunlardan bazılarının görüşleri­ni öğrenmek istersen bîr Fransız dergisinde çıkan şu yazıyı oku.

«Barbar Charles Martel´in ordusu Fransa´daki ınüslüman Arap­lara galip gelmeseydi ülkemiz orta çağın [8] karanlıklarına ve batak­lıklarına düşmezdi. Din ve mezhep taassubunun dahilî boğazlaşmala-rıyla karşılaşmazdık...

Evet, Poitiers´de müsiümanlara bu vahşi galibiyet olmasaydı İs­panya İslâm´ın yüceliğinden ve güzelliğinden istifade etmeye devam eder, engizisyon mahkemeleri [9] denilen günahtan kurtulur ve sekiz asır medeniyetin seyri gecikmezdi.

Bizim bu galibiyet hakkındaki duygu ve düşüncelerimiz ne olur­sa olsun, ilim, fen ve teknikte övünülecek bütün ilerlemelerimizi müs­lümanlara borçluyuz. ^^

Biz, barbarlığın örnekleri olduğumuz sırada onların İm (olgunluğun) örnekleri olduğunu itirafa mecburuz.

Bugün bizim, zamanın dönüp dolaşıp eski haline geldiğine ve müs-lümanların bu asırda, bizim ortaçağdaki halimize geldiklerine dair id­diamız bir iftiradır». [10]

--------------------------------------------------------------------------------

[1] Frenk Tarihçilerinden Biri

[2] Southy : Roderic the Last 08 the Gorths. Southy´nin İspcmya´daki Got kralla­rının sonuncusu Roderic ile ilgili şiirinden alınmıştır.

[3] Hamiyet: İnsanın memleketini, aile ve yakınlarını tecavüz ve hakaretten hima­ye ve muhafaza etmesi gayreti. (Çeviren).

[4] Seyi-İ Arim : Silip süpürücü sel

[5] Kayser: Bizans hükümdarlarına verilen isim

[6] Belat kelimesi hakkında Prof. Dr. Philip K. Hitti tarafından yazılıp ve Prof. Dr. Salih Tuğ tarafından Türkçeye çevrilen Siyasi ve Kültürel İslâm Tarihi adlı ki­taptan şu açıklamayı aktarmayı uygun buluyoruz : (Çeviren) «Belât» kelimesi, latince yahut grekçe bir kelime olan pletea veya palatium´un süryanice aracı-fığıyle arapçaya geçmiş (muarreb) bir isimdir. Kelime olarak yer adı şeklinde bilhassa İspanya´da yaygındır (İdrîsî, s. 32. 59). Bu savaşa «Belât» adı veril­miştir. Çünkü, savaşın yapıldığı alanda Romalılardan kalma taştan örme (âr-navut kaldırımı) bir yol bulunuyordu. (Bkz. Yuhanna incili, 19/13) MI/788 23

[7] O gün ve Uhud günündeki ganimet hırsı, müslümanların yenilmelerinin sebe­biydi

[8] Orta çağ : 476 senesinden milâdi 1500 senesine kadar serün karanlık çağlar

[9] Engizisyon mahkemeleri: Ferdinand ve Kraliçe İsabella´nın Endülüs lümanlar için kurdukları ve tarih karşısında pek çok insanî suçlar mahkemelerdir,

[10] Abdurrahman el-Gafikî ve Poİtiars savaşı hakkında geniş bilgi için aşağıdaki kaynaklara bakınız;

1. İbnu´l-Esir, v/64.

2. Gazevatu´l-Arab, s. 87-102.

3. El-Beyanufl-Muğrib, H/26-28.

4. Nefhu´t-tîb, 1/111.

5. Cemheratu´i-ensab, s. 309.

6. İbnu´l-Garazî, Ulemau´l-Endelus; s. 214.

7. Cezvetu´l-muktebes, s. 253-255.

Dr. Abdurrahman Re?fet el-Bâşâ, Sahabe Hayatından Tablolar, Uysal Kitabevi: 2/408-417.

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <img> <b> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimlendirme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Anket

Kitap okuyor musunuz?:

Son yorumlar