Anlaşmanın Bozulması

Anlaşmaya rağmen Bekr kabilesinden bir grup Hu za´a kabilesi ile aralarında varolan kan davasını sürdürü yorlardı. Arar (r.)´ın Suriye´ye gitmesinden kısa bir sürt? sonra Bekr´in bir kolu bir gece Huza´aya baskın yaptı vp onlardan birini öldürdü. Meydana gelen çatışmada ?çatışmanın bir bölümü haram bölgede yapılmıştı? Kureyş-liler müttefiklerine silah vererek yardım ettiler. Gece ka­ranlığında bir veya iki Kureyşli de çatışmaya katıldı Huza´a kabilesinin Beni Ka´b kolu, derhal Medine´ye Pey gamber (s.a.v.)´e haber veren ve yardım İsteyen bir grup delege gönderdiler. Peygamber (s.a.v.) onlara kendisine güvenebileceklerini söyledi ve onları ülkelerine geri gön­derdi. Onlar gittikten sonra Aişe´ve gitti. Yüzünden çok si­nirli olduğu anlaşılıyordu. Gusül etmek İçin bir miktar su istedi. Suyu üstüne dökerken Aişe (r.) O´nun: «Eğer Ka´b oğullarına yardım etmezsem, ben de yardım edilmeyeyim.»[1] dediğini duyuyordu.

O sırada Mekke´liler olayların muhtemel sonuçlarını düşünerek tedirgin oluyorlardı. Bu nedenle eğer gerekirse Peygamber (s.a.v.)´i yatıştırmak üzere Ebu Süfyan´ı gön­derdiler. Ebu Sufyan yolda geri dönen Huza´au elçilere

rastladı ve çok geç kalmış olmaktan korktu. Peygamber (s.a.v.)´in esrarlı halini görünce korkusu daha da arttı. «Ey Muhammed», dedi, Hudeybiye anlaşmasında ben yok­tum. Müsaade et de şimdi bu anlaşmayı güçlendirelim ve uzatalım.» Peygamber (s.a.v.) onun ricasını şu soruyla cevapladı: «Sizli tarafınızdan hiç onu bozan oldu mu?» Ebu Süfyan tedirgin bir şekilde: «Allah saklasın!» dedi. Peygamber (s.a.vJ: «Biz de aynı şekilde Hudeybiye´de yap­tığımız anlaşmaya aynı süre için uyuyoruz. Onu değiştir­meyeceğiz. Onun yerine başka bir anlaşmayı da kabul et­meyeceğiz» dedi. Daha fazla söyleyecek birşeyi olmadığı anlaşılıyordu. Bu nedenle Ebu Süfyan kendisine yardım etmesi ümidiyle kızı Ümmü Habibe´ye gitti. Onbeş yıldan-beri görüşmüyorlardı. Odada oturulacak en iyi yer Pey­gamber (s.a.v.)´in kilimiydi, Ebu Süfyan oraya oturmaya niyetlendiğinde kızı kilimi hemen onun altından çekti. Ba­bası: «Küçük kızım», dedi. «Bu kilim mi benden daha de­ğerli, yoksa ben mi bu kilime oturmayacak kadar değerli­yim?» Kızı: «Bu Peygamber (s.a.v.)´in kilimi», «Sen ise bir putperestsin ve temiz değilsin» dedi. Daha sonra şunları ekledi: «Babacığım sen Kureyş´in büyüğüsün ve onların li­derisin. Nasıl oldu da İslâm´a girmedin ve nasıl oldu da, ne gören ne de duyan taşlara tapıyorsun1?» Ebu Süfyan: «Allah Allah!» dedi. «Muhammed´in dinine uymak için atalarımın taptığı şeylerden mi vazgeçeceğim?" Kızından hiçbir yardım göremeyeceğini anlayan Ebu Süfyan, an­laşmayı yenilemek için aracı olmalarını istediği Ebu Be­kir (r.) ve diğer Sahabilere gitti. Çünkü Peygamber acık-Ça söylemediği halde o, bir önceki çatışma nedeniyle an­laşmanın bozulduğundan artık emindi. Fakat bu aynı za­manda anlaşmanın tekrar yenilenmesine yardım edebilir­di. Yani eğer nüfuzlu bir adam iki grup arasında tekor teker genel bir himaye açıklaması yaparsa kan dökülmesi­ne engel olunabilirdi. Ebu Süfyan bu seçeneği Ebu Bekr´o önerdi. Fakat o sadece: «Ben Allah´ın Resûlü´nün verdiği himaye sınırları içinde himaye verebilirim» dedi.

Diğerleri de hemen hemen aynı cevabı verdiler. Ebu Süfyan son olarak iki kardeş olan Haşim ve Abd uş-Sems-in torunları oldukları İçin akrabalık bağlarına güvenerek Ali (r.)´nin evine gitti. Fakat Ali şu cevabı verdi: «Yazık­lar olsun sana Ebu Süfvan! Allah´ın Resulü senin teklifini geri çevirmeye karar verdi. Hiç kimse onun aleyhinde ol­duğu bir konu hakkında Ondan olumlu bir ricada buluna­maz.» Çünkü sahabe Kur´an´da Peygamber´e de şöyle den­diğini biliyorlardı: «iş konusunda onlarla müşavere et. Eğer azmedersen Allah´a tevekkül et.» (Ali îmran 159).

Onlar Peygamber´in birşeye karar verdiğinde artık onu o karardan vazgeçirmenin imkansız olduğunu dene­yimlerinden biliyorlardı. Ebu Süfyan şimdi de kucağında Öasan´la yerde oturan Fatuna (r.)´ya dönmüştü: «Ey Mu-hammed (s.a.v.)´in kızı!» dedi. «Küçük oğluna, tek tek in­sanlar arasında himaye kurmasını emret ki, sonsuza dek Arapların başkanı olabilsin.» Fakat Fatıma (r.) çocukla­rın himaye edenıiyeceklerini söyledi. Ebu Süfyan tekrar Ali (r.)´ye döndü. Ve ne yapması konusunda ondan yalva-rarak yardım istedi. «Başka çaresi yok» dedi Ali: «Sen kal­kıp tek tek insanlar arasında himaye kurmalısın. Sen Ki-nane´nin başkanısın.» Ebu Süfyan; «Bu bana birşey ka­zandırır mı?» diye sordu. «Vallahi zannetmem» dedi. Fa­kat bence yapabileceğin başka birşey yok». Bunun üzerine Ebu Süfyan» Mescid´e gitti ve yüksek sesle: «Dinleyin, ben insanlara teker teker himaye veriyorum. Muhammed´ in de beni onaylamaktan geri kalacağını zannetmiyorum» de­di. Daha sonra Peygamber (s.a.v.)´e gitti ve: «Ey Muham­med (s.a.v.) benim verdiğim himayeyi reddedeceğini zan­netmiyorum» dedi. Fakat Peygamber (.a.vvi sadece şu ce­vabı verdi: «Ey Ebu Süfyan bu senin düşüncen»[2]. Bunun üzerine Umeyye lideri Mekke´ye çok "üzgün ve hayal kı­rıklığı içinde döndü.

Peygamber (s.a.v.) sefer hazırlıklarına başlanmasını emretü. Ebu Bekr kendisinin de sefere hazırlanmasının ge­rekin gerekmediğini sordu. Peygamber (s.a.v.) ona hazır­laması gerektiğini ve Kureyş´e karşı sefere çıktıklarını söy­ledi. Ebu Bekr (r.): «Anlaşma süresinin bitmesini bekle­memiz gerekmez mi?» dedi. Peygamber: «Onlar bize iha­net ettiler ve anlaşmayı bozdular» dedi. «Ben de onların üstüne yürüyeceğim. Fakat sana söylediğim şeyi bir sır olarak sakla. İsteyen Allah´ın Resulünün Suriye için hazırlandığını zannetsin, isteyen Taif, isteyen de Havazin üzerine yürüyeceğimi düşünsün. Allah´ım Kureyş´in bizi görmemesini ve yaptığımız hazırlıktan haber almamasını sağla. Böylece onları aniden ülkelerinde bastırabilelim.» Bu duasına cevap olarak, gökten Hâtib adındaki bir Mu­hacirin sırrı öğrendiğini ve uyarmak üzere Kureyş´e bir mektup gönderdiğini bildiren bir haber geldi. Hâtib mek­tubu Mekke´ye gitmekte olan Muzeyneli bir kadına ver­mişti. Kadın mektubu saçlarının arasına saklamıştı. Pey­gamber Zübeyr Cr) ve Ali (r.)´yi onun arkasından gön­derdi. Ali (r.) ve Zübeyr fr.) mektubu kadının çantasın­da bulamayınca, onu, üzerini aramakla tehdit ettiler. Bu­nun üzerine kadın mektubu verdi. Onlar da Peygamber´e götürdüler. Peygamber (s.a.v.) mektubu yazanı yanma ça­ğırttı. -Ey Hâtib, bunu niçin yaptın?» diye sordu. Hatib: «Ey Allah´ın Resulü, ben gerçekten Allah´a ve Resulüne inanıyorum. Ben ne imanımı değiştirdim, ne de onun yeri­ne gönlüme birşey yerleşti. Fakat ben Mekke´de nüfuzu ve gücü akrabaları olmayan bir adamım. Onların arasında yaşayan oğlum ve ailem için onların desteğini kazanmak istedim» dedi, Ömer (r.): «Ey Allah´ın Rasulü bırak da ka­fasını uçurayun. Bu adam bir münafık» dedi. Fakat Pey­gamber (s.a.v.) ona: «Ey Ömer, Allah´ın Bedir savaşma katılanlara bakıp da: ´ne isterseniz yapın, çünkü sizi affet­tim´ demediğini de biliyorsunuz?»[3] dedi.

Peygamber (s.a.v.) yardımlarına güvenebileceği bazı kabilelere de gelecek ayın, yani Ramazanın başında Me­dine´de bulunmalarını haber veren elçiler gönderdi. Be­deviler bu isteğe samimice karşılık verdiler. Kararlaştırı­lan gün geldiğinde, o zamana kadar Medine´den yola çı­kan en büyük ordu meydana geldi. Hiçbir sağlıklı Müslü­man geride kalmamıştı. Muhacirler yediyüz kişiydiler ve üçyüz atları vardı. Ensar ise dörtbin kişiydi ve beşyüz atla­rı vardı. Yola çıktıktan sonra orduya katılan kabilelerle birlikte toplam onbin kişi oluyorlardı. Atlılar, develerle yolculuk ettiler. Ve atlarını yedeklerinde götürdüler. Saha­beden çok yakın olan birkaç kişi hariç hiç kimse düşma­nın kim olduğunu bilmiyordu.

Yan yola geldiklerinde, Abbas, Ümmü´1-Fadl ve oğulla­rıyla karşılaştılar. Abbas artık Mekke´den aynlıp Medine´­de yaşamaya başlama zan anının geldiğine karar vermişti. Peygamber (s.a.v.) onlara da sefere katılmalarını teklif et­ti. Onların bu teklifi kabul etmesi en çok Peygamberce birlikte gelen Meymune´yi sevindirmişti.

Ümmü Seleme (r.) de Peygamber´le birlikteydi. Ver­dikleri molalardan birinde ona iki Kureyşlinin onu görmek istediği söylendi. Onlardan biri üvey kardeşi yani babası ile Peygamber (s.a.v.)´in halası Atik´in oğlu Abdullah idi. Diğeri ise Peygamber´in en büyük amcası Haris´in oğlu şair Ebu Süfyan idi. Bir zamanlar Halime onu da emzir-mişti. Ebu Süfyan yanında küçük oğlu Cafer´i de getir­mişti. Gelenlerin ikisi de vahy´den önce Peygamber´e çok yakındılar, fakat vahy gelmeye başlayınca ona sut çevir­mişlerdi. Şimdi ise ondan af dilemeye gelmişlerdi. Ve Ümmü Seleme (r.)´den aracı olmasını istiyorlardı. Ümmü Seleme (r.) Peygamber (s.a.v.)´e gitti ve «karının kardeşi, yani halanın oğlu ve senin süt kardeşin olan amcanın oğ­lu buradadır» dedi Fakat Peygamber (s.a.v.); «Onlan gör­mek için ben çağırmadım. Kardeşim yani Ümmü Sele-me´nin kardeşi bana söyleyeceğini Mekke´de söyledi[4]. Amcamın oğluna gelince, o bana leke getirdi.» cevabını

verdi. Ebu Süfyan şiirlerinde onu taşlamişti. Ümmü Sele-me onlar için yalvardı fakat bunun bir faydası olmadı. Bunu Ebu Süfyan´a haber verince o; «Ya beni görmeyi ka­bul edecek, ya da ben oğlumun elinden tutup çöle gidece­ğim, açlık ve susuzluktan ölenen kadar ilerleyeceğim, sen ?Peygamber´i kastediyordu? akrabalık bağımız bir yana, en çok üzülen kişi olacaksın» dedi. Ümmü Seleme Cr.) bunları Peygamber fs.a.v.)´e anlattığında, Peygamber onlara acıdı[5]. Ve onları çadırında kabul etmeye razı oldu. îkisi de onun çadırına gelip Müslüman oldular.

Yolculuk sırasında Peygamber s.a.vJ yolun kenarın­da, yeni doğmuş yavrularını emziren yere uzanmış bir di­şi köpek gördü ve adamlarından birinin onu rahatsız et­mesinden korktu. Bu nedenle, Demre´li Cu´eyle´ye herkes yoldan geçene kadar köpeğin yanmda beklemesini söyledi[6]. Peygamber s.a.v.)´in bu adama Amr adını vermesine rağ­men, Cuayl adı hâlâ onun için geçerliydi.

Kudeyd´de orduya, Beni Süleym´den dokuzyüz atlı da­ha katıldı. Onların sözcülerinden biri: «Ey Allah´ın Resu­lü» dedi. «Sen bizi iki yüzlü zannetti yorsun, oysa biz senin dayılarınız. sözcü kendi kabilelerinden olan Haşim´in an­nesi Atike´yi kastediyordu «Bu nedenle bizi sınaman için geldik. Biz savaşta sebat sahibi, çatışmada cesur ve eğer üzerinde sağlam duran adamlarız.»

Medine´den yola çıkan ana kuvvet gibi onlar da ken­di bayrak ve flamalarını getirmişlerdi, fakat bunlar he­men açılmamış, sarih duruyorlardı. Peygamber´den bay­raklarını açmak için izin İstediler ve ondan aralarında bir sancaktar seçmesini rica ettiler. Fakat sancakların açılma zamanı henüz gelmemişti. Çünkü onlara henüz nereye git­tikleri bile söylenmemişti.

Yola çıkarken Peygamber s.a.v bir adam göndere­rek tüm orduya şu ilânı vermesini emretmişti! «Kim oru­cunu tutmak isterse bırakın tutsun, kim de orucunu açmak isterse bırakın açsın.» Bamazanda yolculuk sözkonu-su olduğunda, Ramazandan sonra tutmak şartıyla oruç aç­ma izni verilmişti. Peygamber ve çoğu kişi haram bölgeye yaklaşmcaya kadar oruçlarını bozmadılar. Yaklaştıkları zaman Peygamber oruç açma emri verdi. Merr ez-Zeh-ran´da konakladıkları zaman, oruç bozma sebeplerinin düş­mana karşı guçlu olmak olduğunu orduya açıkladı. Bu, if­tar edilen yer konusunda birçok kişinin kafasında merak uyandırdı. Merr ez-Zehran´dan Mekke´ye bir günde uzun yolculuk yaparak veya kolayca iki günde ulaşılabilirdi. Fakat anlaşmaya bakıldığında, Kureyş´le karşı saldırıya geçmeleri imkânsız görünüyordu. Kamp kurdukları yer aynı zamanda düşman Havazin kabilelerinin yerleşim böl­gesine giden yol üzerindeydi. Yoksa Peygamber (s.a.v.) Hicaz´ın kuzeyindeki bostanına sahip olduktan sonra şim­di de güney bostanını Lât´m tapmak merkezi olan Taif´i mı ele geçirmek istiyordu?

«Düşman kim1?» sorusunun ağızdan ağıza dolaştığını duyan Ka´b ıbn Malik gönüllü olarak Peygamber´e gidip düşmanın kim oldugumı sormaya karar verdi. Fakat ona doğrudan sormaktan çekindiği için çadırın önünde oturan Peygamber´e gitti. Onun yanına diz çökerek bu sefer için yazdığı birkaç beyti okudu. Bu beyitlerde adamların kılıç­larını çekme noktasına geldiklerine-, kendi aralarında düş­manın kim olduğunu soruşturduklarına, ve eğer kılıçların dili olsa onların da aynı soruyu soracaklarına değiniliyor­du. Fakat Peygamber´in cevabı gülümseme oldu. Ve Ka´b hiçbir şey elde edemeden adamların yanma döndü,

Onların karşılaşacakları şeyi arzulamaları, Kureyş´in ve Havazin´in aynı soruya cevap araştırmalarıyla karşı­laştırıldığında sadece kuru bir meraktan öteye gitmiyor­du Büyük Havazin kabilesi, Necd çölünün güney ucunda­ki tepeliklere yayılmış´bir kabileydi. Taif de bu tepeler­den birinin üzerindeydi. Taif´te yaşıyan ve oradaki tapi-nngı koruyan Sakîfiler Havazin kabilesine Yesrib´den on-bın kişilik bir ordunun yola çiktıgını ve her ihtimale karşı ha/.ır olmaları gerektiğini haber vermişlerdi. Havazin boylarının çoğu bu habere cevap verdi ve Taif´in kuzeyindeki avantajlı bir bölgeye asker yığmaya başladılar.

Rureyşliler İse Mekke´den çok Taif´in tehlikede olduğu­nu düşünmeyi tercih etmelerine rağmen anlaşmayı bozduk­larının farkındaydılar. Peygamber´in anlaşmayı reddetme­siyle birlikte, bu, onları hemen hemen ümitsizlik noktası­na getirdi. Peygamber (s.a.v.) bunun farkındaydı. Bu ne­denle, onların korkusunu daha da arttırmak için karanlık bastırdığında herkesin dağılmasını ve birer ateş yakmasını emretti. Mescid´i Haram civarında onbin kamp ateşinin yandığı görülüyordu. Muhammed´in (s.a.v.) ordusunun, korktuklarından daha büyük olduğunu bildiren haberler Mekke´ye ulaştı. Acele bir meclis toplantısından sonra Ku­reyşliler Ebu Süfyan´ın tekrar Peygamberle görüşmek tek­lifini kabul ettiler. Onunla birlikte, Bedir savaşını durdur­mak için elinden geleni yapan Hatice´nin yeğeni Hâkim ve Hudeybiye´de Peygamber (s.a.v.)´e yardım eden ve an­laşmanın bozulmasından sonra kabilesinden bazı adamlar­la birlikte Medine´ye giden Huza´ah Hudeyl de gittiler Kampa yaklaştıklarında, beyaz bir katarın üstünde kendile­rini karşılamaya gelen bir adam gördüler. Bu adam yolda Mekke´ye mesaj gönderebileceği bir adam bulabileceği ümidiyle kamptan ayrılan Abbas´tı. Ona göre, Kureyşliler çok geç kalmadan Peygamber´e bir delege göndermeliydi­ler. Birbirlerini farkettiklerinde selâmlaştılar. Abbas on­ları Peygamber´in çadırına götürdü. Ebu Süfyan: «Ey Mu-hammed (s.a.v.)» dedi, «Sen akrabalarına karşı bir kısmı tanınan bir kısmı tanınmayan bir sürü insanla geldin» Peygamber (s.a.v.) onun sözünü keserek «ihanet eden siz­siniz. Hudeybiye anlaşmasını siz bozdunuz. Beni Ka´b´a da saldırdınız. Böylece Allah´ın haram bölgesine ve Mescidi­ne tecavüz ettiniz» dedi. Ebu Süfyan konuyu değiştirme­ye çalıştı ve: «Sen asıl kızgınlık ve stratejini Havazin´e yö­neltmeliydin. Çünkü onlar sana akrabalık yönünden uzak ve düşmanlıkta daha aşındırlar» dedi. «Ümit ederim ki,» dedi Peygamber (s.a/v.h «Rabbim bana bunların hepsini lütfedecek-Mekke´nin fethini, orada İslam´ın zaferini ve

Havazin´in bozgununu Yine ümit ederim ki, onların aile­lerini esirler ve mallarını da ganimet olarak bahşedecek» Daha sonra o üç adama dönerek: «Allah´tan başka ilah ol­madığına ve benim Allah´ın Resulü olduğuma şehadet edin» dedi. Bunun üzerine Hakim ve Hudeyl hemen Müs­lüman oldular, fakat Ebu Süfyan sadece «Allahtan başka ilah yoktur» dedi ve sustu. Şehadetin ikinci bölümünü de tekrarlaması söylendiğinde «Ey Muhammed (s.a.v.) nef­simde bununla ilgili hâlâ bir tereddüd var; ona biraz müh­let ver» dedi. Bunun üzerine Peygamber amcasına onları kendi çadırına götürmesini söyledi. Şafakta kampta sabah ezanı okunuyordu. Ebu Süfyan bu sesi duyunca şaşırmıştı. «Bu da nesi?» dedi, Ebu Süfyan. Abbas: «Namaz» dedi. Ebu Süfyan: «Günde kaç defa namaz kılıyorlar?» diye sordu. Beş defa olduğunu söyleyince: «Tanrım bu çok fazla!» dedi. Daha sonra adamların, Peygamber´in abdest suyundan bir damla alabilmek için itişip kakıştıklarını gördü. «Ey Fadl´m babası, buna benzer bir bağlılık görmedim» dedi Abbas: «Yazıklar olsun!» «imana gel!» dedi. Ebu Süfyan: «Beni ona götür» dedi. Namazdan sonra Abbas onu tekrar Peygamber´e götürdü ve Ebu Süfyan orada kelime-i şeha­detin tamamını söyledi. Abbas Peygamber´i kenara çeke­rek: «Ey Allah´ın Resulü, Ebu Süfyan´m şeref ve ihtişama ne denli önem verdiğini bilirsin. Bu yüzden ona birşeyler lütfet» dedi. «Peki» diyen Peygamber Umeyyeli liderin ya­nına gitti ve ona Kureyş´e döndüğünde şöyle demesini söy­ledi: «Kim Ebu Süfyan´m evine girerse güvenliktedir, kim kendi kapısını kitleyip içerde kalırsa güvenliktedir ve kim Mescid´e girerse güvenliktedir.»

--------------------------------------------------------------------------------

[1] W. 791

[2] M, 807-8- W. 794

[3] I.I. C00.10

[4] Bak. Böl. XXI

[5] W. 811

[6] V/. 804

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <img> <b> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimlendirme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Anket

Kitap okuyor musunuz?:

Son yorumlar