Onbir Ayın Sultanı Ramazan

“…Oruç tutan erkekler ve oruç tutan kadınlar…
(İşte) Allah bunlar için bağış ve büyük bir mükafat hazırlamıştır. (Ahzâb, 35)

“Ramazan ayına erişip de bağışlanmayana yazıklar olsun, yazıklar olsun, yazıklar olsun.” (Hadis-i şerif, İbn Hibban, II, 140.)

Ramazan’ın insanın gizli bazı özelliklerini ortaya çıkarması

Öncelikle, usta bir kalemin Ramazan ayının insanlar üzerindeki etkilerini birkaç paragrafta nasıl özetlediğine bakalım. Eski İstanbulluların ağzından çıkan bu ifadelerden pek çoğu Ramazan ayı boyunca yanımızda yöremizde hâlâ dile getirilmektedir sanırım.

“Ooh, bu Ramazan keyfim keyif!.. Bizim mahallenin bekçisi pek güzel davul çalıyor. Ciddi söylüyorum ki güzel çalıyor. İlk gecelerde birden bire ‘Acaba davulsamış mıyım?’ dedim ama… Ne gülüyorsunuz? Yakıştırmaya mı? Susamak, aksamak, kanıksamak ne ise bu da o…

…Bu mahrumiyet değişik insanlar arasında hasıl ettiği şükür ve şikayet duyguları ile cidden mizahî şekillere bürünmekten de geri kalmaz.

Bugün, yarın, hafta nihayetine kadar sokaklarda, cami içi sohbetlerinde, şimendifer gibi nakil vasıtaları mevkilerinde geçen veya geçecek olan bu yoldaki konuşmalar bir dereceye kadar aşağıdaki beyan tarzına dökülmüş olur:

– Arada bir hâlâ başım dönüyor.

– Sorma, vücudum pelte gibi.

– Bizim pederde bir hiddet, bir hiddet!..

– İftara doğru öyle bir esneme basıyor ki çenelerim ayrılacak sanıyorum.

– Tuhaf şey burnum koku almıyor. [Yazarımızın aksine aslında oruçluların koku olma duyusu artar. Tecrübeyle sabittir. (Miroğlu)]

– Oh be! Yediğimi bilmeye başladım.

– Daha dün akşam farkına vardım. Bizim yeni doğan kızın yüzünde ‘ben’ varmış.

– Refika (eşini kastediyor) dedi ki: ‘Göz kapaklarının şişi iniyor.’

– Sevdiğim bir bardak vardı. Akşam aradım bulamadım. En sonunda valide ‘Sen onu Ramazan’dan önce bir gece bahçeye atıp kırdın.’ dedi. Hiç hatırıma gelmiyor.

– Çocuk gibi oldum, ne görsem imreniyorum.

– Aman yahu! Ev varmış, çoluk çocuk varmış, dünya varmış!

– Orucun şu hali var ki, Allah insana sabrını veriyor.”

Ramazan hilali görüldü mü?

Rasulullah s.a.v.: “Hilal görüldüğünde oruca başlayınız. Hilal görüldüğünde orucu bozunuz.” (Buharî) buyurur.

Bilmem dikkatinizi çekti mi? Ülkemizin hemen her köşesinde yüksekçe bir dağ veya tepeye Bakacak, Ayabakan, Aygören… gibi isimler verilmiştir. Sözkonusu isimler bilhassa eski yerleşim merkezlerinde hâlâ kullanılır. Dedelerimiz Ramazan’ın başlangıcını ve bitişini hilali gözleyerek tespit ettikleri için buralara bu isimleri uygun görmüşlerdir. İşte bu tepelerde akşamlamış olan ecdadın evlatları belki de hiç farkına varmadan dedelerinin hilali gözlemekten dolayı aldığı lakabı soyadı olarak taşımaktadırlar.

Şimdi de eski Balıkhane Nazırı Ali Rıza Bey’e kulak verelim. “On Üçüncü Asr-ı Hicri’de İstanbul Hayatı” adlı eserinde bakın hilalin tespitini nasıl anlatıyor:

“Ramazan’ın ilk gününü tespit etme meselesi İstanbul Kadılığı’na ait bir ödev olduğundan yevm-i şek gecesi İstanbul Kadısı ile memurlarının, Şeyhülislâm Kapısı’nda (Bugünkü İstanbul Müftülüğü) bulunmaları lazım geldiğinden o akşam için Kadı Efendi’nin dairesinde meşihat memurlarına mükemmel bir ziyafet çekmesi adet idi.

İstanbul’da zahmetsizce ayı görebilmek mümkün olan yerler, Harbiye Nezareti meydanında bulunan yangın kulesi (Bugünkü Beyazıt Kulesi), Süleymaniye, Fatih, Cerrahpaşa, Sultan Selim ve Edirne Kapısı Camilerinin minaresi olduğundan, buralara gönderilmiş olan memurlar ve bu memurların yanına katılan cami hademeleri ile bazı dikkatli meraklılardan Ramazan hilalini görenler gelip kadılığa haber verdikleri zaman daha resmi vaziyet alınırdı.

Hilalin görüldüğü sabit olunca Süleymaniye Camii kandilcileri kandilleri yakarlar. Bekçiler de davullarını çalarak Ramazan’ın başladığını mahalleleri halkına duyururlardı.”

Halkın Ramazan’ı karşılayışı

Ali Rıza Bey anlatmaya devam eder:

“Ramazan’ın ilanından dolayı bütün müslümanların büyüklü küçüklü sevinçleri ve birbirlerini tebrik etmeleri adet idi. Kahve peykelerinde oturan ağırbaşlı, beyaz veya abani sarıklı derviş kıyafetli veya fesli dindar adamlar, yerli ve dışarlıklı satıcılar, babalarla çocuklar, fenerleri ellerinde olarak akın akın camilere koşarlar, saf saf, hazin hazin Kur’an okunmasını ve müezzinlerin yüksek perdeden okudukları ezanları dinler ve namazlarını kılarak dua ederlerdi. Teravihten sonra herkes birbirini tebrik ederdi.

Minarelerde temcitler okunmaya ve ‘Merhaba Ya Şehr-i Ramazan’ ve ‘Sefa Geldin Ya Şehr-i Mübarek’ gibi cümlelerle Selâtin Camilerinde mahyalar kurulmaya başlardı. Mahyaların Ramazan’ın onbeşinden sonra da münasip resimlerle süslenmesi adetti.

Büyük camilerin minarelerinde kandil uçurtmaları bulunurdu. Bu uçurtmalar, iplerinin bir ucu minarelerin şerefelerine, diğer ucu da cami avlusunun şerefeye karşı bir yerinde yüksek bir yere bağlanır, uçurtmacı teravihten sonra bunu uçurtmaya başlar, seyirciler cami avlusunda birikir, uçurtmacı da kandil ipini o sırada avluya bağlı olduğu yere kadar salıverirdi. Seyirciler de kandil kutusunun bir tarafına şeker veya kurabiye gibi şeyler koyup uçurtmacıya hediye gönderirlerdi.

İstanbul’da Avrupa’da olduğu gibi gece hayatı olmadığından yatsıdan sonra herkes evinde uykuya daldığı halde, Ramazan geceleri halk sokaklara dökülür, kahveler, dükkanlar sahura kadar açık bulunurdu. Bunların kandilleri, fanusları, lambaları ile caddeler aydınlanır, bazı kahvelerin önüne resimlerle süslü ve kağıttan yapılmış fenerler konur, aileler Ramazan gecelerinde birbirlerine misafir giderlerdi. Bu sebeple ıssız olan arka sokaklar bile karşılıklı evlerin kafesleri arasından sızan ışıklarla aydınlanırdı.

Ramazan gecelerinin kalabalığı sahura kadar sürer, herkes vaktini gönlünce geçirirdi. Büyükler de vükela konaklarına giderler ve birbirlerini konaklarda karşılıklı olarak ziyaret ederlerdi.

Halkımızın çoğu sabah namazlarını büyük camilerde kılmaya dikkat ettiklerinden semtlerine göre Ayasofya, Beyazıt, Süleymaniye, Fatih ve Eyüp Camilerine giderlerdi. Ekseri halk sabah namazından sonra istirahate çekilirdi. Mamafih adet değişikliğinden dolayı önceleri kimi uyumaya çalışıp uyuyamadığından gözleri kızarmış bir vaziyette olurlardı. İlk günlerde herkeste bir değişiklik meydana gelir. Bazıları ‘Ramazan’ın intizamı bitimi iledir’ derlerdi.”

Osmanlı’da iftar sofrası

İftarla alakalı olarak Peygamberimiz s.a.v.’in çeşitli sözleri ve uygulamaları vardır. “Kim bir oruçluyu iftar ettirirse oruçlunun sevabı kadar sevap kazanır. Oruçlunun sevabından da hiçbir şey eksilmez.” (Tirmizî) buyurmuştur. Kendisine yemek ikram eden bir sahabiye de “Evinizde hep oruçlular iftar etsin, yemeğinizi iyiler yesin, melekler de duacınız olsun.” (Ebu Davud, İbni Mâce) diye dua etmiştir. Dolayısıyla oruçlulara iftar sofrası kurmak, yemek ikram etmek Hz. Peygamber s.a.v.’in sünnetidir.

İkramda bulunurken elbette Allah Tealâ’nın “Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz.” (Araf, 31) ayetini ölçü almak durumundayız. Herkesin gücüne göre kendi yediğinden yedirmesi yeterlidir. Lüks, israf, gösteriş ve reklama kaçmanın hiçbir mantığı yoktur. Başka rivayetlerden de öğrendiğimize göre iftar ettirmek bizim bugünkü yaptığımız gibi mükemmel sofralarda onlarca çeşidin bulunduğu yemek türleriyle değil, bir hurma, bir yudum su, birkaç zeytin veya bir bardak süt ile de olabilir ve kişiye aynı sevabı kazandırır.

Ahmet Rasim, eski Ramazanları konu edindiği makalelerinde beyzadelerden birine beybabasının konağındaki iftar sofralarını şöyle anlattırır:

“Kibar ve ricalden davet edileceklere rütbelerine, yaşlarına, mevki ve haysiyetlerine göre davetiyeler yazılır yollanırdı.

İftar sofraları Selamlık’ta kurulurdu. Ama bütün levazımı Harem’den verilir, hatta iftariye tepsisi büyük davetlerde mutlaka Harem’den çıkardı. Harem kileri saat onbirbuçukta (Alaturka saatle) tepsiyi tanzime başlardı. O vakitlerde alafranga sofra konaklarımızın çoğunda bilinmezdi. Onun için evvela alelade on iki kişilik büyük değirmi pirinç veya yaldızlı sini verilirdi. Bunun altıbacak denilen bir iskemlesi vardı ki kurulunca üçü bir tarafa, diğer üçü bir tarafa açılır, sini kımıldamaz bir surette üzerine oturtulurdu. Sini ile beraber bohça içerisinde örtüsü de verilirdi. Bu örtüler daima yuvarlaktı. Daha eskiden Bursa bezinden kalem işlemeli idi.

Bu on iki kişilik sininin etrafına on iki tane de yine tekerler yer şilteleri dizilir, her şilte hizasına Karamürsel, Bursa bezlerinden küçük küçük havlularla, küçük tabaklar içinde ağız ve el silmeye mahsus sabunlu el bezleri bulunurdu.

İftariyelerin çeşitleri varsa da fazla, eksik şeyler tekellüf olduğu için sade, güzel olanı makbuldü. Davetliler top atılır atılmaz iftar ederler, sonra kalkıp akşam namazını cemaatle eda ettikten sonra yemeğe geçerlerdi.”

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <img> <b> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimlendirme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Anket

Kitap okuyor musunuz?:

Son yorumlar