Beyan İlmi

Beyân ilmi; Teşbih, mecaz ve kinaye (v. s.)´de.n bahseden bir ilimdir. [1]

İ. Teşbih (Benzetme ):

Teşbîh: Bir gaye için, bir şeyi (müşebbehi) herhangi bir vasıfta (vech-î şebeh) diğer bir şeye (müşebbeh bih) bir edatla birleştirmek (benzetmek)´tir. İlk unsura, müşebbeh (benzetilen); İkinci unsura müşebbeh bih (kendisine benzetilen); vasfa, vech-i şebeh (benzetme yönü) denilir, Teşbîh edatı, kâf veya benzeri edatlardır. Misâl: « »«İlim, doğru yolu gösterme de ışık gibidir.» Bu misalde; İlim müşebbeh; nûr müşeb­beh bih; hidâyet, vech-i şebeh; kâf, teşbîh edatıdır.

[ Bir misâl; Ali, cesarette arslan gibidir. Sevgilinin yüzü, parlaklıkta ay gibidir.»] [2]

Teşbih Bölümü Üç Ana Kısma Ayrılır:

1. Teşbihin unsurları (öğeleri),

2. Teşbihin çeşitleri,

3. Teşbihin gayesi. [3]

Teşbih´in Unsurları:

Teşbihin unsurları dörttür.

a) Müşebbeh (benzetilen),

b) Müşebbeh bih (kendine benzetilen). Bu ikisine teşbihin iki tarafı denilir.

c) Vech-i şebeh (benzetme yönü),

d)Teşbih edatı.

a) Vech-i şebeh (benzetme yönü): Müşebbeh ile müşebbeh binin kendisinde birleştirilmeleri kasdedilen özel bir vasıftır. Meselâ; yukarıdaki misâlde doğru yolu gösterme (hidâyet) vasfında, ilim ve nurun müşterek oldukları kasdediliyor.[4]

b)Teşbîh edatı: Benzeme mânâsını ifade eden kelimedir Keenne ve bu her iki edat mânâsında kullanılan diğer edatlar gibi. Müşebbeh

kâf» edatından sonra gelir. («Kâf» edatının mec-rûrudur.)

[ Bazı örnekler:

« Sen, cömert­likte deniz gibi, yükseklikte güneş gibi ve parlaklıkta ay gibisin.»[5]

\« Ömür, kalıcı olma­yan bir misafir veya gökkuşağı gibidir.»[6]

« Muhammedin sözü, tatlılık açısından bal gibidir.»[7]

´ İnsanlar, eşitlik açısın­dan tarak dişleri gibidt.»[8]

«Hüküm-

darların sözleri işleri kesme ve koparmada keskin kılıçlar gibidir.»[9] « Onun kalbi katılık ve sertlik açısından taş gibidir.»[10]

Keenne, böyle değildir. Çünkü ondan sonra müşebbeh gelir. Misâl: lkisi »Ülker yıldızı, gece uzamış mı yoksa kısalmış mı diye bakmak için, gecenin karanlığını karışla ölçen bir el gibidir."

Keenne´nin haberi câmid (türememiş) oldu­ğunda bu edat, benzetme mânâsım ifâde eder.

Misâl «Sanki Zeyd, kardeşindir.» Jıli" Keenne´nin Haberi, türemiş bir isim ise, şüphe mânâsını ifâde eder.

Misâl6 « Sanki sen anlıyorsun.» Bazen benzerlik ifâde eden bir fiil zikredilerek teşbih yapılır. Şu âyette olduğu gibi « Onları gördüğünde kendilerini, etrafa saçılıp dağılmış nciler sanırsın.»[11]

(Teşbihte) Benzetme edatı ve benzetme yönü düşü­rüldüğünde, benzetmeye «Teşbîh-i beliğ» veya «müek-. ked» denilir. Şu âyette olduğu gibi: ´Biz, geceyi bir örtü eyledik»[12] Yâni örtmede, elbise gibi kıldık.

Bir örnek:

«Güzel koku misktir, yüzler dinarlar (gibi parlak) dır, Parmak uçları, (meyvesi kırmızı) ´anem ağacına benzer.»[13]

2. Teşbihin Çeşitleri

Teşbihler, vech-i şebeh (benzetme yönü) itibariyle temsilî teşbih ve gayr-i temsilî teşbih olmak üzere iki kısma ayrılır.

a. Temsili teşbihler: Benzetme yönü, değişik birkaç unsurdan elde edilen itibarî bir şekil ise buna. temsili teşbih denir. Ülker yıldızını, parlayan üzüm salkımına benzetmek gibi. Meselâ: « Ülker yûdızı, parlayan üzüm salkımına benzer.»

b) Gayr-i temsilî teşbihler: Eğer benzetme yönü böyle değilse (iki şey, bir veya birkaç vasıfta biribirine benziyorsa) gayr-i temsilî teşbih denir. Meselâ: Yıldızı, gümüş paraya benzetmek gibi: ´Yıldız, gümüş paraya benzer.»

[Bazı misâller:

«Kartal, iki kanadını çırptığı gibi, ordu, senin etrafında her iki cenahını hareket ettiriyor.»[14]

«Hilâl, sanki mavi bir levhada (zeminde) batmış gümüşten bir nün harfidir.»[15]

a ay «O, hoş­görü ve cömertlik denizidir. Öyle ise ona fazla yaklaş ki fakirlikten çok uzaklaşasın.»[16]

« Ölüm, ancak şahsı (vücudu) incelmiş (gizlenmiş) bir hırsızdır. O, yumruksuz saldırır ve ayaksız yürür.»[17]

Ayrıca teşbihler, vech-i şebeh´in hususiyetlerine göre de; «mufassal» ve «mücmel» diye iki kısma ayrılır.

c) Birincisi (mufassal teşbih); Müşebbeh, müşeb-beh bih, vech-i şebeh ve benzetme edatının her dördü birlikte zikredilen teşbihlerdir. Misâl: «Yârin dişleri ve benim gözyaşlarun inciler gibi parhyorlar»

Başka misaller:

´Ben, eğer razı olursam duruluk açısından su gibiyim. Öfkelendiğim zaman alev olurum.»[18]

« Karanlık ve ürkün­tü verme bakımından deniz gibi olan, karanlık bir gecede yürüdük.»[19]

d) İkincisi (mücmel teşbih): Vech-i şebeh zikre­dilmeyen, teşbihtir. Misâl «Konuşmada nahiv, yemekteki tuz gibidir.»

Başka bir misâl:

« Parlayan güneş, sanki para basan darphanecinin parlattığı altın para-dv.»[20]

Teşbihler; Benzetme edatı itibariyle; «Müekked» ve «Mürsel» teşbih olmak üzere iki kısma aynlırlar:

e) Müekked teşbih; Benzetme edatı hazfedilmiş teşbihtir. Misâl «O, cömertlikte denizdir.»

Bazı misâller;

« Cins at, süratte, göz kamaş­tıran şimşektir.»[21] » «Mal (para), fay­da ve zarar bakımından kılıçtır.[22]

«Sen,

yükseklik ve ışık açısından yıldızsın. Doğu ve batıdan gözler sana bakar. »[23]

«Âlim, hidâyette ve karanlığı dağıtmada milletinin lambasıdır.»[24]

f) Mürsel teşbih; Benzetme edatı zikredilen teşbihtir. Misâl: «O, cömertlikte deniz gibidir.»

Bazı misâller

« Güzellik ve zara­fette Firdevs (cenneti) gibi olan bir bahçe ziyaret ettik.»[25]

orada olsaydın onların kökünden sökülmüş kof hurma kütükleri gibi yere serildiklerini görürdün.[26]

İçindeki müşebbeh bihi, müşebbehe izafet edilen teşbih de müekked teşbihten sayılır. Misâl:

«Akşamın altını (güneş),[27] gümüş gibi (beyaz ve parlak olan) su üzerine düşerken, rüzgar dallarla oynuyor.»[28]

3. Teşbihin Gayeleri

Teşbih, şu maksatlar için yapılır:

a) Müşebbehe isnâd olunan şeyin, mümkün oldu­ğunu açıklamak; Misâl;

(´Ey Seyfü´d-Devle!) Sen insanlardan olduğun halde onlardan üstün isen, (Bu şaşılacak bir şey değildir.) Çünkü misk," ceylan kanının bir kısmıdır.» (ve onun diğer unsur­larından üstündür.) Şâir, Ebü´t-Tayyib, övdüğü şahsın -kendisinde bulunan bazı hasletlerden dolayı-, diğer insanlardan ayrıldığını iddia edince, bu iddiasının müm­kün olduğunu ısbatlamak için övülen şahsı, menşei Cey­lan kanı olan «misk» e benzetmiştir. Ve böylece iddiasının doğruluğunu ısbatlamıştır.

[ Bazı misâller;

fAdnan-(oğullan), Allahın elçisi (Hz. Muhammed) ile yüceldiği gibi, oğlu ile şerefin zirvesine ulaşan nice babalar vardır.[29] «Sen alçak gönüllü olarak yaklaştın, ve şeref açısından yüceldin. Senin şanın, alçalma ve yücelmedir. Güneş de öyledir, yükselmekle uzaklaşır. Fakat onun ışığı ve ışınları yaklaşır.»[30]

b) Veya müşebbehin halini belirtmek için yapılır. Misâl: en-Nâbiğatü´z-Zübyânî´nin (ö. 604/1207) şu bey­tinde olduğu gibi: .

dötr « Santa sen, (yücelik ve üstünlük bakımından) güneş gibisin. Diğer melikler de yıldızlar hükmündedirler. Güneş doğduğunda ortalıkta hiçbir yıldız görünmez. (Bunun gibi, senin yanında da onların şanı yücelemez.»)

I Bazı örnekler;

« Her cömerdin yalnız sana doğru geldiğini görüyorum. Sanki sen denizsin, Hükümdarlar da su kanattandır.[31] 4»Kaplan, saldırma­sında ve aşırı cesaretinde sanki arslan gibidir.»[32]

« Yer fcürest sanki

yuvarlaklığında bir portakaldır.»[33]

c) Veya müşebbehin halinin miktarını ortaya koymak için yapılır. Misâl: -

"Orada kara karganın kanatlan gibi siyah olan kırkiki adet sağmal deve vardır.» Şair, siyah develerin siyahlık miktarını belirtmek için onları, siyah karganın kanadına benzetmiştir.

[Bazı misaller;

»Hasta, sanki Ebu Cehil karpuzu gibi acı olan bir ilaç (aldı) kullandı.» [34] «Eude yanıp tutuşurken ateşi, sanki yeryüzüne taşınmış Cehen­nem sandım.»[35]

d) Veya müşebbehin halini (misal ile) isbât etmek için teşbih yapılır. Misal:

"Kalbler-deki sevgi, nefrete dünüştüğünde, kırılan cam gibidir ki; artık onun kırığu kaynaşamaz.» Şair, kalblerdeki nefretin, daha önceki sevgiye dönüşmesinin zor olduğunu ısbat-lamak için kalbi, kınlan cama benzetmiştir. [ Bazı misâller;

« /lim sahibinin fazileti, -onu gizlese dahi- üstü. örtülen misk gibidir. O örtü, miskin kokusunun yayılmasına engel olamaz.»[36] ´

« Ben, Leylâ ile birlikte, suyu avuçlamak isteyen fakat parmaklarının arasının açıkolması kendisine hıyanet eden kimse gibi sabahladım.»[37] (Yani, onu kollarımın arasına alıp tutamadım.)

Falanca batılın ka­ranlığında yaşıyor. Hakkın nuru, onu rahatsız ediyor. Tıpkı karanlıkta yaşayan ve ışığın kendisine zarar verdiği yarasa gibi»[38]

e) Veya müşebbehi süslemek için teşbih yapılır. Misal «O (Seu-güü, siyah olup alnı parlaktır. O, mağrur ceylanın gözünün siyahı gibi siyahtır.» Şair, sevgilisini süslemek için onun siyahlığını, Ceylanın gözünün siyahlığına benzetmiştir.»

[Bazı misaller;

« O, fcöle değildir. Fakat Muheymin (gözetip koruyan), Samed (hiç bir şeye muhtaç olmayan ve her şey kendisine muhtaç olan Allah´ın) bana bağışladığı bir çocuktur. O, güzel hizmeti ile beni takviye etti. O, benim elimdir, kol­dun) ve pazı (m) dır.»[39] üyS «O, öyle bir köpektir ki sanki güvenilir bir arkadaşdır.»[40]. « Yaşlılık, hayat´meyvelerinin olgunlaşmasıdır.» [41]

Veya müşebbehi yermek (kötülemek) için yapılır. Misal: , konuşarak işaret ettiğinde, sanki kahkaha ile gülen bir maymun veya tokatlayan bir kocakarı gibidir.*

I Bazı misâller;

« Yaz, Cehennem ateşidir.»[42]

«Kış, korkunçluğundan fakirlerin ve yoksulların mafsalları titreyen bir karaltıdır.» [43]

« Ben, alnı siyah bir kadının oğluyum. O, sanki evin köşelerinde dolaşan bir kurt gibidir. Onun bacağı, deve kuşunun bacağı gibidir. Onun saçları da kara biber tanesi gibidir. » [44]

Bazen, teşbihin her iki tarafı yer değiştirdiğinde, müşebbehün bih ile ilgili olarak da teşbih yapılabilir. Misal; Uy «Sabah oldu. Onun ilk ışıkları, övüldüğünde Halifenin (parlak) yüzüne benziyorlar.»[45] Bu çeşit teşbihlere, «et-Teş-bihül-maklûb» (Ters çevirilmiş benzetme) denilir.

[ Bazı misâller;

« Ben, onları özlerim, oysa onların önünde, genişliği sanki sabırlı kimsenin göğsü gibi olan bir çöl vardır.»[46] (Yâni onlara kavuşmama engel olan büyük bir çöl vardır.)

« Gülün kırmızılığında, onun sevgilinin yüzünün kızar­masından bir şey (iz) var. Dalın da onun (sevgilinin) kıvrıl­masından bir payı vardır.»[47]

« Meltem rüzgarı, sanki ince Ukte onun ahlakıdır.»[48]

« Sanki su, duruluğunda onun huyudur.»[49]

« San/ci gündüzün ışığı, onun alnıdır.»[50] Bahçenin yay­dığı koku, sanki onun ahlakının güzelliği gibidir.»[51]

I. Mecaz[52]

Mecaz, herhangi bir münâsebetle, asıl mânâ (söz­lükteki mânâ) smdan başka bir mânâda kullanılan ve kendi mânâsında kullanılmasına «Karine-i mani´a» bulunan lafızlardır.[53] Meselâ ´Falan adam, incilerle konuşuyor.» sözünde, fasih kelimeler mânâsına kullanılan kelimesi gibi. Bu kelime, asıl mânâsı dışındaki bir mânâda kullanılmıştır. Çünkü aslında, gerçek inciler için vazedilmiş, sonra aralarındaki güzellik münâsebetiyle fasîh kelimeler için kullanılmıştır.

Mecazla ilgili bu misâl de «Dürer» kelimesinin hakikî mânâsını kasdetmemize engel olan karine (maksadı gösteren alâmet), i konuşuyor» kelimesidir.

[ Bazı misâller:

« Bir gün, atlarla Rumları onlardan uzaklaştırır, bir günde cömertlikle fakirliği ve kıtlığı onlar (m yanından) kovar.[54]

« (Allah´ın) göğünde bulunan güneş, onun yaşmağı altın­daki güneşle beraber doğmaya devam etti»[55] «Hatip, incileri saçtı.»[56] .. Tembel, vakti öldürdü.»[57]

«Avrupa cehaletle savaştı.»[58] "il - «Her koğucuyu, dinleyen kulak olma!»[59]

«Çiçek, tebessüm etti»[60]

«Çalışkan, yorgunluğunun meyvelerini topladu»[61]

Ve Kur´ân-ı Kerîm´in şu âyetinde:

olsun»Parmaklarını kulaklarına tıkıyorlar.»[62] Bu âyette, (parmak uçları) yerine, kullanılan (parmaklar) kelimesi gibi. Parmak ucu, parmağın bir parçası olması münâsebetiyle bu kelime, vazedildiği mânâ dışındaki bir mânâda kullanılmıştır. Öyle ise burada, bir şeyin tamamı (yâni parmak) onun bir parçası için kullanılmıştır. Bunun karinesi ise; parmak­ların tamamını kulaklara tıkamanın mümkün olmama­sıdır.

İlk misâlde olduğu gibi, eğer mecazda bulunan alaka (münâsebet), mecazî mânâ ile hakikî mânâ arasındaki benzerlik ise, ona isti´âre denir. Yoksa, ikinci misalde olduğu gibi başka yönden alakası bulunursa mecâz-ı mürsel denir. [63]

II. İstiâre[64]

Hakikî mânâ ile mecazî mânâ arasındaki alaka (mü­nâsebet), benzerlik ise, böyle bir mecaza isti´âre denilir. Yüce Allah´ın şu âyette belirttiği gibi:

«...Bu, insanları Rablerinin izniyle karanlıklardan aydınlığa, her şeye galipve övgüye lâyık olan Allah´ın yoluna çıkarman için, sana indirdiğimiz bir kitaptır.»[65] Yâni onları, sapıklıktan hidâyete çıkar­man için.[66]

Bu âyette, karanlık ve aydınlık kelimeleri asıl mânâları dışında kalan bir mânâda kullanılmıştır. Bu isti´âredeki alaka ise; sapıklık ile karanlık ve hidâyet ile aydınlık arasındaki benzerliktir. Karine, bu kelimelerden önceki kısımdır. (Ve bu karine âyetin gelişinden anlaşılır.)

İstiarenin mahiyeti şudur: İki taraftan (müşebbeh ile müşebbeh bih) birisi He, vech-i şebeh ve teşbih edatı hafzedilmiş bir benzetmedir. İstiarenin rükünlerine, şu isimler verilir:

a) Müşebbeh: Müste´âr leh,

b) Müşebbeh bih: (Mânâsı):Müste´âr minhu,

c) Müşebbehün bih lafzı: Müste´âr,

d) Vech-i şebeh´e: Cami denir.

Bu misalde (sapıklık) ve (hidâyet) kelimeleri müste´âr leh; Müste´âr minh (müşebbeh bih mânâsı) ise karanlık ve aydınlık kelimelerinin mânâsıdır. Karanlık ve aydınlık kelimelerine müste´âr (müşebbehün bih lafzı) denilir.

[ Bazı misâller:

"Ben, benden önce, denizin kendisine doğru yürüdüğü bir adam görmedim. Arslanlann kalkıp kendisiyle kucaklaştığı bir adam da görmedim.[67]

»Rabbim, Zayıfladım, bir deri bir kemik kaldım, saçlarım ağardı.[68]

1. İsti´âre, Mânâ Açısından Şu Kısımlara Ayrılır

a) İsti´âre-i musarraha: İçinde müşebbeh bih´in lafzı açıkça zikredilen isti´âredir. Şâirin şu sözü gibi:

«(Sevgilinin gözü), nergisten inciler yağdırdı, gülü suladı ve hünnap´ı dolu ile ısırdı.»

Bu şiirde kelimeleri, sırasıyla göz yaşları, gözler, yanaklar, parmak uçları ve dişler yerine kullanılmıştır.

[ Bazı misaller:

« Sanki gecenin karanlığı her zenciye (gemiye) derisinin siyahlığını bağış­lamıştır.»[69]

Şimşe/c, onun. elinde parladığı zaman, yüzün üstüne nimetlerin parlaklığını döker.»[70]

«Li»uü) «Bir bedevi, bir kavmi kınayarak şöyle demiş:« Onlar, iyilikten oruç tutan (iyilik yapmayan) ve çirkin şeylerle iftarlarını açan bir kavimdir.[71]

«Başka bir bedevi, bir adamı kınayarak şöyle demiş:« Onun malı, şişman (çok), iyiliği zayıf (az) dır. »[72]

b) İstiâre-i mekniyye: Müşebbeh bih, zikredilmeyen ve onun levazımından (ona bağlı bir unsur) biri zikre­dilmek suretiyle kendisine işaret edilerek yapılan isti´â-redir. Şu âyette olduğu gibi:

»Onları esirgeyerek üzerl­erine tevazu kanadını ger.»[73] Yüce Allah, ilk önce «kuş» kelimesini itaat etmek kelimesi yerine kullanmış, sonra «kuş» kelimesini hafzetmiş ve onun levazımından olan (ona bağlı bir unsur) j- «kanat» kelimesini getirmek suretiyle ona işaret etmiştir. Tevâzu´un, kanadının olduğunu isbatlamaya da «İsti´âre-i tahyîliyye» (Yâni hayalî bir isti´âre) denilir.[74]

[ Bazı misaller: -

Bir bedevi, bir adamı överek şöyle demiş: «Faziletin göz­leri, sana baktı. Şerefin kulakları, seni dinledi»[75]

« Senin cömertliğinin hiç bir sahili yoktur.» "Olgunlaşmış ve koparma zamanı gelmiş bazı kafaları görüyorum. Muhakkak ki onlan koparacak benim.»[76]

< İnayetin gözleri, sana baktığı zaman uyu! Çünkü artık bütün korkular güven ve emniyete dönüşmüştür.»[77]

İstiare, mânâ yönünden şu kısımlara da ayrılır: c) İsti´âre-i asliyye: Muste´âr (müşebbehün bih), gayr-i müştak (türememiş) bir isim (isimler, mastarlar ve bir vasfı ile şöhret bulan isim hükmüne girmiş sıfatlar gibi bir şey)ise, bu takdirde meydana gelen isti´âre, isti´âre-i asliyye sınıfına girer. Mesela karanlık lafzını, sapıklık ve aydınlık lafzını hidâyet lafzı yerinde kullanmak gibi.

[ Bazı misâller:

el-Mütenebbî, Seyfü´d-Devle´ye hitap ederek şöyle dedi: aif« Ey za­manın güneşi ve dolunayı! Küçük ay yıldızı ve kutup yıldızı senin hakkında beni kınasalar da seni severim.[78] « Zaman, bizi dişleri ile ısırdı. Keşke başımıza gelen [felaket) onun başına da gelseydi»[79]

« /nsaniarın en fcötü-sü, dünyasını imâr etmek için, dinini yıkmaya razı olan kimsedir.»[80] yaparak nefisleri satın almak, kötülük yaparak onları satmaktan daha iyidir.»[81]

d) İstiâre-i tebe´iyye (bağlı): Muste´âr; fiil, edat veya türetilmiş bir isim ise, bu isti´âre-i tebe´îyyedir. Misâl:

«Falanca, borçlusunun omuzlarına bindi» Yâni ondan hiç ayrılmıyor.[82] Ve şu âyette olduğu gibi: «Onlar, Rabblerinden bir[83] hidâyet üzeredirler Yâni tam doğru yolu elde etme[84] imkanına sahip olmuşlar.

Sonra ayrılmamak mânâsına gelen binmek kelimesinden isti´âre-i tasrîhiyye-i asliyye (bağlı bir açık isti´âre) yapılarak bu kelimeden bu yolla mânâsına gelen türetilmiş ve cümlede kullanılmıştır.

Ve şâirin şu sözü gibi ah´a yemin ederim, ki: ben senin lütuf ve iyiliklerin için açıkça teşekkür etsem bile, benim hal dilim (senden) daha fazla şikâyet eder.» Yâni lisân-ı halim, şikâyete daha fazla delâlet eder.

[ Bazı misâller:

el-Buhturî, bir köşkü vasfederken şöyle demiş:

köşkün) yanları, boşluğu doldurdu, onun burçları da yağmur yağdıran bulut parçalarıyla kucaklaştı.»[85]

«O, ağlaması ve şimşeğinin gülmesi artan bir buluttur. İpleri gevşetüdiği için yeryüzüne yaklaşmıştır.»[86]

« Kalbler, birbirine yakın olduktan sonra, birbirinden uzaklaşmanın hiç bir zararı yoktur.»[87]

Ayrıca taraflara ait mülayimlerin (ilgili unsurlann) söylenip söylenmemesine göre isti´âre, şu kısımlara ayrı­lır: «Mutlak isti´âre», «müreşşeh isti´âre» ve «mücerred isti´âre».

e) Müreşşeh isti´âre: Bu isti´âre, müşebbeh bih´in (müste´âr-ü minh) ilgili unsurlarından biri zikredilen isti´âredir. Misâl:

« İşte on­lar, hidâyete karşılık delâleti satın alanlardır. Ancak onların bu ticareti kazanmamış ve kendileri de doğru yola girememişlerdir.»[88] Bu âyette «satınalma» kelimesi, «değiştirme» kelimesi yerinde kulla­nılmıştır. Kazanç ve ticaret kelimelerinin zikredilmesi ter-şîh içindir. Terşîh (müşebbeh bih´in ilgili unsurlarından biri veya birkaçını zikretmektir.)

[ Bir misâl:

el-Buhturî şöyle dedi: « Onlar, (Sarayın) balkon (un)dan görünen bir aya, uzaktan selam veriyorlar.[89]

f) Mücerred isti´âre: îçinde müşebbeh´in mülayimi (münâsip unsuru) zikredilen isti´ârelere «mücerred isti´â­re» adı verilir. Misâl « (Fakat, Allah´ın nimetlerine nankörlük ettiler de yapmakta oldukları şeylerden dolayı) Allah, onlara açlık ve korku elbisesini (ızdırabını) tattırdı.»[90]

Bu âyette, «elbise» kelimesi, açlık ve korku anında insanı kaplayan ızdırap yerine kullanılmış olup «tattırma» kelimesi de bu isti´ârenin tecridi (müste´âr-ü leh´in bir münâsip unsuru)´dir.

[ Bazı misâller:

»Falanca, kalemi, okkasından içtiği, veya kağıdı üzerinde şarkı söylediği zaman, insanların en iyi yazanıdır.?[91] Eğer o

helak olursa, her kavmin direği dünyadan yok olmaya doğru gidiyor demektir.»[92]

« Nefsini şehvetlerden uzaklaştırarak onu gemleyen kimseyi, Allah esirgesin.» [93]- « İyilik yapmakla, şerefini, lekelenmekten satın al!» koru)»[94]

g) Mutlak isti´âre: İçinde müste´ârü leh veya müste-´ârü minh´in hiçbir mülayimi (ilgili unsuru) zikredilmeyen isti´âreye mutlak isti´âre denilir. Misâl«(Onlar, öyle sapıklar ki) Allah´a kesin söz verdikten sonra sözlerinden dönerler.»[95]

Terşîh ve tecrîd´in her ikisi, ancak karinenin zikre­dilmesi suretiyle isti´âre tamamlandıktan sonra değerlen­dirilirler.

[ Bazı misâller:

« Biz, tufan kopup sular kabardığı zaman, sizi gemide taşıdık.»[96]

Bir bedevî şarap hakkında şöyle dedi: ´Aklanı, içen şeyi içmem.»[97] « Haber, şehirde uçtu (hızla yayıldı)» [98]

Kuş, dallar üzerinde şakisini söyledt»[99]´Güneş, perdesinin arkasından ortaya ÇiktL»[100]

III.Mürsel Mecaz

Alakası (hakikî mânâdan mecazî mânâyc geçmeye sebep olan ilişki), teşbîh´ten başka bir şey olan mecazlara «mecâz-i mürsel» denilir.[101]

Mürsel mecazı meydana getiren ilgilerin sayısı çok­tur. Bunların belli başlılarını şöyle sıralayabiliriz:

1- Sebebiyyet ilgisi: Sebebi söyleyip müsebbebi (neticeyi) kasdetmek suretiyle yapılır. Şu sözde olduğu gibi: « Benim için, falancanın eli, büyük olmuştur.» Yâni elinin sebep olduğu nimetler, çoktur. [ Bende, falancanın iyiliği çoktur.]

[ Bazı misâller:

« Nefislerimiz, kılıçların üzerinde akıyor. Kılıçlardan başka bir şey üzerinde akmıyor.»[102]

« Hiç bir el (kuvvet) yoktur ki Allanın kuvveti onun üstünde olmasın. Hiç bir zâlim yoktur ki kendisinden daha zalim biri ile mübtela kılınmasın.»[103]

2- Müsebbebiyet (netice) ilgisi: Neticeyi söyleyip sebebi kasdetmek suretiyle., Şu sözde olduğu gibi: ´Gök, bakileri yağdırdı.» Yâni gök bitki­lerin yeşermesine sebep olan yağmuru yağdırdı.

[ Bazı misâller:

Sizden kim o aya erişirse onda oruç tutsun.» [104]

« Sefillerle, ahmaklık (içki sofrası) üzerinde oturmayın/»[105]Dostluk kurmayın ´O, size gökten nzık indirir.» [106]

3- Cüz´iyyet ilgisi (Küllü söyleyip cüz´ü kasdet­mek): Şu sözünde olduğu gibi:

Düşmanın durumunu öğrenmeleri için gözleri gönderdim.» Yâni casusları gön­derdim. .

[ Bazı misâller:

« Rükû edenlerle birlik­te rükû edin.» [107]

Hatip, çok etküiyici bir konuşma yapa.»[108]

«Sana, ellerinin yaptıklarınvn karşılığını vereceğim.»[109]

4- Külliyet İlgisi (Cüzü söyleyip küllü kasdetmek): Şu âyette olduğu gibi: O, kâfir ve münafıklar, yıldırımlardan gelecek ölüm korku­suyla parmaklarını kulaklarına tıkarlar.»[110] Vâni parmak uçlarını.

[ Bazı misâller:

«Nü (nehrin)in suyunu içtim»[111]

fon Haldun, Mısırda ikâmet etti»[112]

Kalblerinde olmayan şeyi, dilleriyle söylüyorlar.»[113]

5 - Kevniyyet ilgisi (Bir şeyi eski halinin adıyla anmaktır): Şu âyette olduğu gibi «Yetimlere mallarını veriniz.»[114] Yani buluğ çağına ermiş olan yetimlere.

[ Bazı misâller: Ham kahveyi içtim.»[115] .

« Yaz mevsiminde keten giydim."[116]

Mısırlılar, ülkel­erinin ürettiği pamuğu giyerler.»[117]

6- Evveliyyet ilgisi (Bir şeyi sonradan alacağı halin adıyla anmak «Onlardan biri Yusuf a: «Rüyamda kendimi şarap (yâni şaraplık üzüm) sıkarken gördüm.»[118] âyetinde olduğu gibi.

[ Bazı misâller:

«Mısırlı erkekler, bugün oranın ilkokullarında öğrenim görüyor­lar.»[119]

« Bir de onu, halîm-selîm bir evlat ile müjdeledik»[120] . "B.""ates- yakacağım.»[121]

7- Hülûl ilgisi:

a) (Mahalli söyleyip hâili ( orada bulunan şeyi) kasdetmek suretiyle): Mesela Meclis, onu kararlaştırdı.»Yâni meclisteki insanlar.

[ Bazı misâller: İçinde bulundu­ğumuz köye sor!»[122]

Kova, yeri suladı»[123]

« Bir bedevi diğer birine dedi kü «Evin var mı?»[124] ( Yâni evlimisin?»]

8- b) Hâili (bir yerde bulunan şeyi) söyleyip mahalli kasdetmek suretiyle yapılır: Kur´ân-ı Kerim´in şu âyetinde olduğu gibi:

Yüzleri ağaran kimselere -gelince,) onlar Allah´ın rahmeti içindedirler. Onlar, orada ebedî kalacaklardır.»[125] Yâni Allah´ın Cennetinde ebedî kalacaklardır.

Bazı misâller:

Şüp­hesiz, samimi mü´minter, büyük bir nimet içindedirler. Kâfirler ise, şüphesizki cehennemdedirler.»[126]

el-Mütenebbî, bir kâfuru kınarken şöyle demiş: « Ben, misafirleri, ağırlanmaktan ve göç etmekten ahkonmuş olan yalancılara misafir oldum.»[127]

IV. Mürekkeb Mecaz[128]

Eğer bir kaç lafızdan meydana gelen bir cümle, benzerlik dışında tam bir ilgi yüzünden kendi mânâsı dışında, kullanılırsa, buna birleşik mecaz denilir. Meselâ İhbârî (bildirme) cümlelerinin inşâî (dilek) cümleleri yerinde kullanılmaları böyledir. Şâir Cafer b. ´Ulbe el-Hârisî´nin (ö. 140/762) şu şiirinde olduğu gibi:

«Benim cismim Mekke´de bağlı ve mahpus olduğu halde sevgilim Yemene giden kervana katılarak onlarla beraber uzak yerlere gitmektedir.» Şâirin bu beyti söylemekten maksadı, durumu anlatmak değildir. Bilâkis gayesi, üzüntüsünü ve hasret çektiğini açıklamaktır.

Eğer bir kaç lafızdan meydana gelen bir cümle, ben­zerlik ilgisi yüzünden kendi mânâsı dışında kullanılırsa buna «isti´âre-i temsiliyye» denilir. Meselâ: Bir işte tereddüt eden kimseye;

Senin bir adun ileri, bir adım geri attığını görüyorum" demen gibi.[129]

V. Mecaz-ı Aklî

Bir fiili veya fiil mânasına gelen ismi (kendi failine isnadına engel olan bir karine bulunmak şartıyla), bir ilgi yüzünden, mütekellime (konuşana) göre gerçek failinden başkasına isnâd etmektir. Misâl: Salatânü´l-´Abdi´nin şu şiirinde olduğu gibii »Gündüz

ve gecelerin tekrar tekrar dönüşü, genci ihtiyarlattı, ihtiyarı da yok etti.» Çünkü ihtiyarlatmak ve yok etmeyi, gündüz ve gecelerin dönüşüne isnâd etmek, bir şeyi, gerçek failinden başka bir kimseye (şeye) isnâd etmektir. Çünkü ihtiyarlatan ve yok eden aslında Yüce Allah´dır.

[ Bazı misâller:

« Amr b. ´Âs, Fustât şehrini yapn.»[130]

Yüce Allah şöyle buyurmuş: « Biz, onlart. emin ve mukaddes bir yere yerleştirmedik mi?»[131]

bu işteki tereddüdünü, bir yerden kalkıp gitmek isteyen kimsenin durumuna benzetiyoruz . Şöyleki ; bu adam , bir defa gitmek ister , bir adım ileri atar ve tekrar gitmek istemez. İkinci defa geriye doğru adım atar. Daha sonra müşebbeh ´in haline delâlet eden lafzı, istiare yoluyla müşebbeh´in durumu için kullandık . Yaygın bir hale gelen atasözlerinin hepisi «isti´âre-i temsiliyye» den sayılırlar.

« Hükümet, İstanbulda çok miktarda okul yaptı.» [132]

Şu Şekillerde Yapılan İsnâdlar da Aklî Mecazdan Sayılır:

a) Malûm (etken) çatı üzere kurulmuş olan bir kipi, mechûl (edilgen) şekline isnâd etmek gün, sevap tartısı ağır gelen kimse, razı olan bir hayat içindedir.»[133] Çünkü yaşayış, razı olan değil, ken­disinden memnun olunan bir yaşayıştır.

[ Bazı misâller:

Yüce Allah buyurmuş ki ; « Bugün, Allanın esirgediği kimseler hariç, O´nun hükmünden korunmuş hiç bir kimse yoktur.»[134]

- « Zâhid´in, gündüzü sâim (oruçludur), gecesi, kâim (gece namazını kılıyor.)»[135]

b) Veya bunun aksini yapmak (yâni edilgen çatıyı (ism-i mefûlü) etken çatıya (ism-i faile) isnâd etmek): Misâl: » »Doldurulmuş sel.» (Çünkü sel, doldurulmaz, doldurur.)

Bazı misâller:

Yüce Allah şöyle buyurmuş: « (Ey Peygamber!) Kur´ânı okuduğun zaman, seninle âhirete imân etmeyenlerin arasına gizli bir perde çekeriz.»[136] Yüce Allah şöyle buyur­muş: « Şüphesiz O´nun va´di mutlaka yerini bulacaktır.[137]

c) Masdara isnad etmek«Onun çalışması, çahşn. (Bu cümlenin aslı, «Adam, onun gibi çalıştı»dır.)

[Bazı misâller: -

»Onun yüceliği, yüceldi. .

Onun hücumu, hücum etti»[138]

-«Bağışlarını, bir isteklinin muskası ile korumadığı zaman, onun bağışlarının deliliği delirecekmiş gibi olur.»[139]

d) Zamana isnâd etmek: «Onun gündüzü, oruçludur.» [Oruçlu olan zaman değil, doğrudan doğruya şahsın kendisidir.]

I Bazı misâller: Ca­mcın, onların arasını açtı ve topluluklarını dağıttı.»[140]

2aman, onların fcöfcünü ´ getirdi ve günler, onları öğüttü.»[141]

e) Mekâna isnâd etmek «Akan nehir.» [Aslında akan nehir değildir, içindeki sudur.]

[Bazı misâllerSu-yu, fışkıran tatlı bir pınarın yanında oturduk.[142]

-« Şar/cı söyleyen, bir bahçeye gittik.»[143]

f) Sebebe isnâd etmek : ´Emir, şehri yaptı.» [Aslında şehri yapan emir değildir. O, şehrin yapılmasına sebep olmuştur.] Geçen misallerden anlaşılıyor ki: Lüğavî mecaz, lafızda; Aklî mecaz ise isnâdda bulunur.

[ Bazı misâller´ Hükümdar, düşman askerlerini hezimete uğrattı.» Yüce Allah şöyle buyurmuştur: «

Yüce Allah şöyle buyurmuştur: « Firavun, veziri Hâmâna dedi kU ´Ey Hâmân! Benim için yüksek bir kule yap. Belki onunla yollara, göklerin yollarına ulaşırım da...»[144]

VI. Kinâye

Gerçek mânâyı düşünmeye engel olacak bir karine bulunmamak şartıyla bir sözü, gerçek mânâsına da gelebilecek şekilde, başka bir mânâda kullanma san´atına kinaye denilir. Misâl: Onun kılıç bağı ve kayışı uzundur.» Yâni o, uzun boyludur.

Kinaye, mekniyyün ´anh (kinayede kasdolunan mâ-nâ)´a göre üç kısma ayrılır: [Mekniyyün bih, Kinayenin lafzıdır.]

1- Birincisi: Mekniyyün ´anh (mânâsı) sıfat olan kinayeler. el-Hansâ´nın (ö. 24/645) şu şiirinde olduğu gibi:

´(Kardeşimin) kılıç bağı uzundur, çadırının direği yüksektir, kışın bir yerde ikâmet ettiğinde külü çoktur.»[145]

Yâni onun uzun boylu, cesur, şerefli ve cömert olduğunu kasdediyor.

[ Bazı misâller: Bir şâir, Üniversitenin, Arap dilini geliştirmede oynadığı üstün rolü hakkında şöyle demiş:

´Ey okul! Adnan´ın kızı (arap dili) sende öyle bir yer buldu kU bu, ona bedevîlik dönemini hatırlattı.»[146]

«Araplar, şöyle derler: « Falan hanımın, küpesinin sarktığı yer, uzundur.[147] Yani boynu uzundur.]

-« Parmaklarla, orta işaret edilir.[148] [Yâni o meşhur bir kişidir.]

Elleri yumuşaktır.»[149] Yâni o kadın refah içinde yaşıyor. Hizmetçiler onun işini yarpıyorlar.[150]] « O, sopasını bıraktv»[151] Yâni o yolculuğa son verdi.]

« Falanca, sopayı omu-zundan indirmiyor. [ Yâni çok yolculuk yapıyor) »[152]

2- İkincisi: Mekniyyün "anh, (kinayede kasdolunan mânâ) nisbe (ilgi) olan kinayeler:

«Şeref, onun iki elbisesinin içindedir. Kerem, onun paltosunun altındadır.» Yâni şeref ve keremi ona nisbet etmek istiyor.

[ Bazı misâller:

Şâir, kafuru överken şöyle demiş: « İçinde şeref bulunan elbisende, şüphesiz öyle bir ışık vardır ki her ışık, onun yanında sönük kalıyor«[153]

Basraya gir­dim. Bir de ne göreyim; köleler, hürrlerin elbiselerini giy­mişler.»[154] « Falancanın, yas tığı geniş (kafası kalın), ensesi, çok kıllıdır, (ahmaktır).»[155] Bir adam öfkelendiğinde, araplar şöyle derler o Falancanın, bumu şişti»[156]

3- Üçüncüsü: Mekniyyün ´anh (mânâsı) sıfat ve nisbeden başka bir şey olan kinayeler: ´Amr b. Ma´dî Kerib´in şu sözleri gibi:

Yorumlar

Yeni yorum gönder

Bu alanın içeriği gizlenecek, genel görünümde yer almayacaktır.
  • Web sayfası ve e-posta adresleri otomatik olarak bağlantıya çevrilir.
  • İzin verilen HTML etiketleri: <a> <em> <strong> <cite> <code> <img> <b> <ul> <ol> <li> <dl> <dt> <dd>
  • Satır ve paragraflar otomatik olarak bölünürler.

Biçimlendirme seçenekleri hakkında daha fazla bilgi

CAPTCHA
This question is for testing whether you are a human visitor and to prevent automated spam submissions.
Image CAPTCHA
Enter the characters shown in the image.

Anket

Kitap okuyor musunuz?:

Son yorumlar